Kaydet
a- | +A

İç politika fırtınası içerisinde ekonomik açıdan çeşitli görüşler birbirini takip ededursun, şu anda sıkıntıda olanların olumsuz düşünceleri ekseriyeti teşkil etmektedir. Fakat 1950''li yılları yaşayanların geçmişe bakarak ekonomik hayatımızı değerlendirdiğinde şu andaki durum hakikaten çok iç açıcı görünmektedir.

Sene 1957. Bir gün merhum Maliye Müsteşarı Sait Naci Ergin bizi makamına çağırdı. Karamsar bir ses tonuyla "Bakalım şimdi ne yapacağız, Kemal" dedi. Biz o zaman Hazine Genel Müdür Yardımcısı idik. Anlattığı sıkıntılı durum şuydu: Bir Belçika firması, Türkiye''ye ihraç ettiği malın alıcısı, göndereceği Belçika Frank''ının karşılığını Merkez Bankası''na yatırdığı halde dövizsizlikten transfer yapılamadığı için alacağını tahsil edemiyordu. Buna benzer Avrupa''da birçok firma mevcuttu. İşte bu firma alacağını tahsil için Belçika mahkemelerine müracaat edip, Merkez Bankası''nın Avrupa''daki hesaplarına haciz koydurma teşebbüsünde bulunmuştu. Eğer bu teşebbüs örnek alınarak diğer ülkelerin alacaklıları tarafından da aynı şekilde hareket edilse ve bunun sonunda mahkemelerce Merkez Bankası''nın mevcutlarına el konulmasına karar verilse o zaman kıt dövizle ekonomik hayatını zorlukla sürdürmeye çalışan Türkiyemiz kansızlıktan ölen insanlar gibi, dövizsizlikten hareketsiz hale gelecekti. Merhum Sait Naci, diğer ilgili arkadaşları ve Merkez Bankası''nın o zamanki Genel Müdürü Nail Gidel''i de çağırdıktan sonra hep beraber durumu değerlendirdik, izlenecek yolu tesbit ettik. Dış İşleri Bakanlığımızın da desteği ile bu mevzudaki kötü gidişi önledik. Şimdi bir o zamanki dövizsizlikten adeta kanı kurumuş insana benzeyen ülke ekonomisini düşünün, bir de bugünkü durumumuzu... Bu aradaki farkı o dönemi yaşamayanlar için iyi değerlendirmek mümkün değildir. Döviz durumumuz gibi daha birçok alanlarda eski ile şimdiki halimizi mukayese ettiğimiz zaman göreceğimiz manzara hakikaten göğüs kabartıcı.

Ama bir de bugünkü ekonomik hayatımıza göz atalım. Nereden bakarsanız bakınız, fiyat artışları Türk ekonomisinin adeta kanını emmekte, siyasi istikrarsızlığın sebep olduğu belirsizlik yatırımları engellemekte, bütün bunların sonucu olarak işsizlik ortalığı kırıp dökmekte, bütün bunların sonucu olarak da gelir dağılımındaki dengesizlik daha da kötüye gitmektedir. İşte bu durumun sebep olduğu ekonomik ortam Türkiye''deki iş hayatını büyük sıkıntıya sokmakta ve bunun sonunda da Türk ekonomisi nereye gidiyor suali zihinleri adeta kemirmektedir. Tabii her iş adamı parmağı taşın altında olduğu için geçmişin nimetlerini düşünerek onun acısını duymazlıktan gelemez. O şu andaki çektiği ekonomik sıkıntıların kendi öz varlığını nasıl kemirdiğini görerek ve bunun çok kötü sonuçlarını düşünerek büyük bir huzursuzluk içine girer. Onun huzursuzluğunun giderilebilmesi ancak ve ancak süratle güçlü bir hükümetin çalışmaya başlamasıyla, bu güçlü hükümetin de hakikaten tek partili iyi bir hükümet gibi gayret göstermesi ile mümkündür. Başka bir deyimle Türkiye''nin bugünkü sıkıntılı ortamından kurtulabilmek, geçmişi düşünerek değil, gelecekte ekonomiyi düzeltecek olumlu işlerin yapılacağına inanmakla mümkündür.

Bu itibarla ekonomik hayatımızın şu andaki en büyük beklentisi mesela 1965-1971 arasındaki Demirel hükümetleri ya da merhum Özal''ın 1984''te kurduğu ilk hükümet gibi ülkeye yarar sağlayacak kararları süratle alabilen bir iktidarın işbaşına gelmesidir.

Biz inanıyoruz ki, aslında gayretli insanıyla, ekonomik altyapısıyla güçlü olan fakat iç siyaset huzursuzluğunun sebep olduğu sis içinde kuvvetini belli etmeyen iktisadi varlığımız, bu dağılınca bütün haşmetiyle kendini gösterecektir. Ama bu sis nasıl dağılacak onu kestiremiyoruz. Buna rağmen bütün ümidimiz milletçe kendi kendimizin düşmanı değil dostu olacağımız günlere bir gün erişeceğimizde.