Milletlerarası tahkim dolayısıyla bugünlerde yabancı sermaye alerjisi yeniden kamuoyunun gündemine geldi. Bilindiği gibi ülkemizde bir zamanlar yabancı sermaye düşmanlığı son derece fazlaydı. Bu yüzden memlekete yarar sağlayacak büyük sermaye girişleri engelleniyordu. Gerekçe olarak da yabancıların sağlayacakları kârları yurtdışına transfer suretiyle ülkemizi sömürecekleri ileri sürülüyordu ve deniliyordu ki sadece vatandaşlarımız yatırım yapsın, gerekiyorsa üretim için yurtdışından sağlanacak lisanslar kullanılsın. Halbuki bunlara ödenen para birçok hallerde aynı konudaki yabancı sermayenin döviz çıkışından fazla oluyordu. Ayrıca yatırım için gereken iç ve dış finansman kısmen veya tamamen dışarıdan sağlanıyorsa ve tesisler ülkeye döviz kazandıracaksa bu engellemelerle büyük üretim imkanlarından mahrum kalmayı anlamak da kabil değildi.
Bütün bunların sebebi toplumun büyük bir kesiminde ekonomik durum hakkında edinilen yanlış bilgilerdi. Geçmişte bu konularda hakikaten çok gülünç durumlar hasıl olmuştu.
Bunlardan birini nakletmek istiyoruz:
1967''den evvelki dönemde Türkiye''ye dışardan gelecek sermaye ile ilgili kararları vermek için kurulmuş bir komite vardı. Başkanı, Merkez Bankası Genel Müdürü ve üyeleri de çeşitli kamu teşekküllerinde görevli yetkililerdi. Mesela Odalar Birliği Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan üye idi. Bir tarihte Hazine Genel Sekreteri iken bizim de üyesi olduğumuz bu heyet Coca Cola firmasının civarımızdaki çeşitli ülkelerde bulunan tesisleri için gereken ham maddeyi üretecek fabrikasına izin vermişti. Bunun esas şartı da kâr transferinin bu maddenin ihracat gelirinden fazla olmaması idi.
Bu müsaadeyi verdiğimiz basına intikal edince kıyametler koptu, hatta komite üyeleri vatan hainliğine varan şiddette itham edildiler. Neticede bazı bakanlar bizim kararı onaylamadılar. Sebep, (ülkede Coca-Cola imaline nasıl müsaade edilir. Döviz israfına yazık değil mi? Ülkede gazoz fabrikaları iflas eder.) gibi düşüncelerdi. Halbuki o sırada Pepsi-Cola''ya ödenen lisans bedellerine ses çıkaran yoktu.
İşte bütün bunların sebebi ekonomik gerçeklerin tam bilinmemesi, dolayısıyla kamuoyunun yanlış istikamette şartlanması idi. Halbuki bilimsel gerçek şudur: Bilindiği gibi bir ülkenin milli gelirinin her yıl bir kısmı tüketilir kalanı da tasarruf edilir. Genelde tasarruf edilen miktar ya yatırıma ya da yatırımların idamesine tahsis olunur. Demek oluyor ki yatırımlar yurtiçinde yapılan tasarruflara bağlıdır. Ancak yatırımların bu sınırın üstüne çıkabilmesi için yurtdışından mali kaynak sağlanması gerekir. İşte bu mali kaynağın bir kısmı da yabancı sermayedir. Demek oluyor ki bir ülkede yatırımları çoğaltmak başka bir deyimle ulusal tasarruftan daha fazla miktarda gerçekleştirmek için dış kaynağa ihtiyaç vardır.
Bu itibarla bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin kalkınmalarını hızlandırmak için kredi veya yabancı sermaye şeklinde mali kaynağa ihtiyaçları vardır. Bunun karşısında da bu gibi ülkelerin bu kaynakları sağlamak amacıyla gerekenleri yapmaları lazımdır. Bu gereklerden biri de kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların milli veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesine imkan sağlamaktır.
İşte milletlerarası tahkim meselesinin net fotoğrafı budur. Eğer biz milletlerarası tahkimi (Kamu ve yabancı sermayenin yer aldığı firmalar arasındaki ilişkilerde de kabul edersek) birçok yabancı yatırımcıların ülkemizin kalkınmasında önemli katkı sağlanması imkan dahiline girecektir. Bu da kalkınmamıza güç katacaktır.

