Kaydet
a- | +A

Sansürün kaldırılışının 92''nci yıldönümü ve "Geleneksel Gazeteciler Günü" çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Ne var ki; "24 Temmuz"u, coşku içinde mi, yoksa buruk mu geçirdiğimizi değerlendirmek durumuyla karşı karşıyayız. Medya dünyamızın; bunca sıkıntı içinde ve ağır eleştirilere hedef iken, bir yandan da, çeşitli kılıflar altında sansürle iç içe yaşadığı öne sürülüyor. Oysa, "24 Temmuz", Türk matbuatından sansürün kaldırılmasının yıldönümü... İki yıl önce de aynen belirtmiştik: Sansürün kaldırıldığına hiçbir zaman inanmayan biz gazeteciler, acaba madalyonun arka yüzüne, cesaretle bakabiliyor muyuz? Daha doğrusu, özeleştiride bulunarak, kendi kendimizi sorgulayabiliyor muyuz? Gerçekten de, Türk medya dünyasında kör topal uygulanabilen özdenetimin yanısıra, bir özeleştiri meyli var mı? Doğrusu, bunu tespit edip cesaretle öne sürmek çok güç. En ufak bir eleştiride bile, rahatsız olan bazı meslekdaşlarımız, her fırsatta "halkın gerçekleri öğrenme özgürlüğü"nün ihlalinden bahisle, "sansürcü zihniyet"i gündeme getiriverirler.

Fakat nereye kadar Basın mensubu, doğal olarak elbette sansürün her türlüsüne karşı gelmeli ve gerekirse bu uğurda mücadele de vermeli... Fakat nereye kadar... Medya mensupları; kuruluşları aracılığıyla, bir otokontrol veya bir özeleştiri vizyonuna sahip oldukları zaman, "basın kendini sorguluyor" ifadesini rahatlıkla kullanabiliriz. Herşeyden önce, bütün kesimlerde olduğu gibi, medya dünyamızda da, "kavram kargaşası"nın yaşandığını kabul etmek gerekiyor. Bu kargaşanın, hem mesleği icra edenlerden, hem de resmi makamlardan, hatta okuyucu veya seyircilerden kaynaklandığını öne sürdükten sonra, bazı gerçekleri, bir kez daha dile getirmeye çalışalım. Başta, basın kuruluşları olmak üzere; birçok meslekdaşımız, basın özgürlüğünün zaman zaman ihlal edildiğinde hemfikirken, resmi makamlar ise "basın özgürlüğü sınırlı olmalı" tezini rahatlıkla öne sürüyor. Bir telefon emriyle gazete kapatıldığı bir dönemden, bu aşamaya adım adım gelmiş bir basının, elde ettiği özgürlük sahasını kolay kolay yitirmek istemediği, buna mukabil, kişi hak ve özgürlüklerinin, tartışılmayacak kadar "kutsal" oluşu da ortada.

İkilemin çözülmesi güç İşte bütün ikilem burada başlıyor ve ne yazık ki yaşanıyor.. İkilemin çözülmesi de güç görünüyor. "Nereye kadar basın özgürlüğü" diyenlerin karşısına, "basın sansür edilemez" ilkesinin kararlılıkla hatırlatıldığı bir ülkede, unutulanların başında, "basının zorla susturulamayacağı" buna karşılık bir "özdenetim" ve "kendini sorgulama" mekanizmalarının otomatikman işletilmesi geliyor. Medyanın zoraki yasalarla susturulamıyacağının sayısız örnekleri hem ülkemizde hem dünyanın çeşitli yerlerinde yaşandı ve yaşanıyor. Daima, büyük bir "vebal" altında olan medyanın da sorumluluğunun bilinci içinde, gidişini bizzat "denetlemesi" bir "otokontrol" mekanizmasının daha faal ve cesur çalışması beklentisi, gündemden hiçbir zaman düşmüyor. Bu ikilemin çözülmesi için, başvurulacak en kestirme ve en kesin yol, gazetecinin özgürlük sınırını bizzat çizmesi ve hiçbir şekilde bunu ihlal etmemesi için, kendi kendine söz vermesiyle özetlenebilir. Her şeye rağmen, "24 Temmuz"lara ihtiyacımız var. Buruk da olsa, sansürün kaldırılışının yıldönümleri daima kutlanmalıdır sanırız.