Hafta sonu Malatya’da idim…
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımı geçirdiğim memleketim Malatya’da yaşadığım hayal kırıklığını öyle zannediyorum ki uzun zaman üzerimden atamayacağım. Artık Malatya’da iki “Eski Malatya” kavramı kullanılacak bundan böyle.
“Eski Malatya” bugün Battal Gazi olarak bilinen tarihî yerleşim yeri. Bugünkü Malatya kurulmadan önce bu verimli ova meyve bahçeleri, bostanlarıyla ünlü imiş ve sulak bir ova olması nedeniyle “Aspuzu” olarak bilinirmiş. Yıllar içinde burası bugünkü Malatya olarak büyümüş ve serpilmiş!
Asrın felaketi şubat depremi, Eski Malatya’da yıkıma sebep olmazken “Aspuzu” olarak tarif edilen yeni Malatya’yı tabiri caizse yerle bir etmiş! Çocukluğu ve gençliği bu şehirde geçenler bugün büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor zira şehirde tanındık hiçbir ‘nişane, iz’ neredeyse kalmamış!
Kızım Bengisu ile hem anne ve babamın mezarlarını ziyaret etmek hem de hısım akrabaları görmek maksadıyla gittiğim şehirde bindiğimiz taksici gideceğimiz yeri bulamadı! Yarım saat şantiyeye dönüşen şehirde tur attıktan sonra araçtan inip kendimiz baba evini yürüyerek bulalım dedik. Zifirî karanlık sokaklarda ne yazık ki avucumun içi gibi bildiğim, doğup büyüdüğüm mahallemin yönünü kestiremedim.
Utana sıkıla kızıma navigasyonu aç bari dedim ve ara sokaklarda çamur deryaları içinde üstümüz başımız çamur içinde nihayet baba evine ulaştık! Bizim mahallemizde neredeyse hiç yıkım olmamış ve bu nedenle bölge ‘rezerv” alan olmuş! Güzelim mahalle bir anda gökdelenler şehrine dönüşmüş.
Ve benim üniversite yıllarına kadar biriktirdiğim bütün hatıralarım silinmiş. Mahallenin sırtını verdiği tepenin bademlikleri, üzüm bağları, kayısı bahçeleri de yok. Oysa o tepeciğe kadar uzanan üzüm bağımızda gezinirken bazen bütün tepeyi dolaşır, tepeye beyaz bir halı gibi serpilen kokulu papatyalardan demetler yapar öğretmenime götürürdüm.
İki katlı, kırmızı kiremitli çatılı evlerin camları önünde açılan cam güzeli, sardunya çiçekleri, bahçelerdeki mor zambaklar, rengârenk güller, bostanlar, bahçeleri çevreleyen iğde ağaçları, akasyalar, gürül gürül akan dereler…
Artık yerlerinde yeller esiyor. Dip dibe inşa edilmiş büyük büyük apartmanlar, tanımadığım mahalle sakinleri, yeni açılmış cadde ve sokaklar ruhuma acı ve derin bir hüzün bırakıyor. Tad alamıyorum hiçbir şeyden.
Yetmiş yıllık komşularımızı ziyarete çıkıyorum. Ayşe Teyze filanca apartmanda, Tahide Abla ve Süheyla Teyze öteki binada, Hanım Teyze ve Osman Amca bitişik binada, Aziz Dayımız bizim apartmanda! Mahalle sakinleri özenle dağıtılmış sağa sola!
Bu arada direkt dağdan inen doğal kaynak suyumuz, asırlık çeşmemiz inatla akmaya devam ediyor! İki gözeden akan o muhteşem suyun gözelerinin sayısını da artırmışlar. Öyle ya o devasa apartmanlarda yaşayanlar da artık buralı oldular! Deprem günlerinde bu çeşme can kurtaran olmuş.
Su demişken şehrin ana kaynağı Yeşilyurt Gündüzbey’de bulunan kaptaj su tesislerinde deprem anında bir süre su akmamış! Bu korku filmi demek Malatya için. Türkiye’de dağın eteğinden fışkırarak akan ve oracıkta işlemlerden geçirilerek direkt şehre verilen tek su kaynağı Malatya’da bulunuyor. Dolayısıyla Malatya’da bir içme suyu barajı bulunmuyor. Bu, “Biz her şeyi sudan yarattık” diyen Yüce Allah’ın Malatya’ya bir lütfu. Malatya âdeta bir su cenneti.
Hasılı Malatya ziyaretim tam bir hayal kırıklığıyla son buluyor...
Devlet, elinden geleni yapıyor, şehir yeniden inşa ve ihya ediliyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanımız Murat Kurum’u ve yerel yöneticileri tebrik ediyorum. Yerle bir olmuş bir şehir büyük oranda ayağa kaldırılmış. Ancak keşke şehir yeniden tasarlanırken şehri en iyi bilen ve bütün tespitleri gerçekleşen yüksek mimar, eski belediye başkanımız Münir Erkal Beyefendi bu çalışmalara dâhil edilse ve görüşleri alınsaydı.
Benim itirazım şehrin dokusunun korunmamış olmasına. Şehrin dağlarına bu kadar yüksek binanın dikilmiş olmasına. Hayallerimizin silinmiş olmasına. Çocukluk yıllarımızın yok edilmiş olmasına.
Şu soruyla bitireyim yazımı:
Bir Malatyalı doğup büyüdüğü bu şehirde kaybolur mu?!.

