Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Sürecin kazananı Türkiye
0:00 0:00
1x
a- | +A

Orta Doğu’da hemen her gün yeni bir kriz durumuna uyanıyoruz. Herhangi bir İskandinav ülkesinin altı ayda tükettiği gündemin bizler için birkaç saati var. Gerçi onlar da Grönland meselesinden ötürü biraz dertliler ama elli yılda bir yaşadıkları için çok kafaya takıyorlar. Normal olan bu durum mu yoksa bizim yaşadığımız mı, emin değilim?

Neyse…

Son aylarda ABD-İran gerilimiyle yattık, İsrail-İran gerilimiyle kalktık. Şimdi ABD Başkanı Trump’ın son derece ciddi ve -bence- blöf olmayan tehditlerinden dolayı herkes diken üstünde. ABD, Körfez sularında konuşlandırdığı devasa deniz ve hava gücüyle İran’a çok net bir mesaj veriyor: “İçeriği ne olursa olsun nükleer çalışmalarını tamamen sona erdir ve orta-uzun menzilli füze stokunu ortadan kaldır.” Bu durum İran için, “Kurduğumuz sistemi ve güvenlik sistemini, kısacası elde ettiğimiz tüm kazanımlarımızı kayıtsız şartsız yok etmemizi istiyorlar” gibi bir anlama büründü. Yeni bir konu değil hâlbuki. ABD’de başkanlar değişse dahi İran’ın nükleer programına dönük tavır (tonlaması değişse de) aynı. İsrail’in başında kılıç gibi sallanacak bir İran nükleer gücü, ne pahasına olursa olsun yok edilmesi gereken kırmızı bir çizgi. İran bunu yapar mı? Tecrübelerimize ve yetkililerden gelen açıklamalara göre kesinlikle yapmaz. O zaman neyin müzakereleri yürütülecek? İşte burada Türkiye’nin rolü devreye girmekte. Cumhurbaşkanımızın derin tecrübesi ve ikili ilişkilerinin rehberliğinde Gazze’den Tahran’a, Katar’dan Somali’ye çok geniş bir diplomatik çözüm ağı kuruldu. Çok değil, birkaç yıl öncesine kadar Türkiye’nin Suriye başta olmak üzere birçok yerde çuvalladığını, hâkimiyet kaybına uğradığını düşünenler şimdi Ankara’nın kapısında kuyruk oluşturdular. Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli!..

Peki Türkiye’nin çığır açan diplomatik öncülüğü hangi şartlara göre yükselişe geçti? Tam bu noktada Batılıların asla anlayamayacakları, sadece bu bölgeye mahsus bir dinamik devreye giriyor: Çok fazla değişken olması...

Lübnan kökenli akademisyen Prof. Fawaz Gerges, “Büyük İhanet: Orta Doğu’da Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi” kitabında meseleyi çok açık, net ve çarpıcı biçimde ifade ediyor:

“Orta Doğu’daki mevcut kargaşayı ve kolektif eylem ile siyasi değişim ihtimalini açıklayacak, ‘herkese uyan’ tek bir sebep yoktur. Bugün bölgede bu kadar çok güç ve grubun avantaj ve nüfuz için mücadele ettiği bir ortamda tek bir sebep aramak keyfî ve basit olurdu.

… Orta Doğu, sömürge mirasının kalıcı etkisini ve küresel güneyin başka yerlerinde görülen kanlı ulus inşası yolunu yansıtan bir geçiş dönemindedir. Bölge, ayrıca sosyal normların yeniden tanımlandığı ve birlikte yaşamaktan çok; alan, kaynak ve hayatta kalma mücadelesinin yoğunlaşması nedeniyle çalkantı yaşanan bir süreçten geçmektedir. Orta Doğu, zaman ve mekânda donmuş değil; sürekli değişimi ve ani kaymalarıyla bizi şaşırtmaktadır. Bölgedeki akışkanlığı, değişkenliği ve oynaklığı nicel olarak ölçmek ve sınıflandırmak zordur...”

Evet, Orta Doğu donup kalmışlıktan çok uzakta ve sürekli devinim hâlindedir. Türkiye de üstlendiği rol ve binlerce yıllık devlet geleneğinden miras aldığı aklıyla bu devinimin en usta yönlendiricilerinden biridir.
Savaşların kazananı olmaz ancak süreçlerin kazananı olur. Bu sürecin kazananı Türkiye’dir.

Cem Küçük'ün önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR