8 Nisan 2026…
ABD-İsrail-İran savaşının bugün kırkı çıkıyor!..
Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı açmaması hâlinde enerji santrallerini ve köprüleri vurma tehdidini tekrarladı. Fakat bu seferki açıklamasında, önceki kadar keskin bir üslup kullanmayarak biraz daha çekingen bir üslupla konuştu ve "ABD halkı savaşı istemiyor" dedi! Bu, her an savaştan çekilebilirim, anlamını da taşıyor!
Peki dünya bu krize nasıl ve nereden bakıyor?
Dünya medyasına baktığımızda Al Jazeera ve Haaretz’in sivil kayıpları, CNN ve Fox News’in petrol fiyatlarındaki %11’lik sıçramayı, TASS’ın “bölgeyi nükleer yarışa sürüklüyor” eleştirisini manşete taşıdığını görüyoruz. Avrupa medyası ise NATO’daki çatlaktan söz edip, enerji krizi uyarısında bulunuyor.
Herkes aynı üçgene odaklanmış durumda: Trump’ın ültimatomu, İran’ın direnişi, Boğaz'ın kapanma riski! Peki bu denklemin hem içinde hem de biraz dışında duran aktör kim? Tabii ki Türkiye.
Ankara bu krizde kendini ne “taraf” ilan ediyor ne de bu krize seyirci kalıyor. Diplomasinin yanında ve savaşa karşı bir noktada duran Türkiye, bölgenin istikrarı için yoğun bir diplomasi yürütüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Biz bu tuzağa düşmeyeceğiz. Sağduyuyu ve soğukkanlılığı elden bırakmayacağız” ifadesi ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Pakistan, Çin ve Körfez ülkeleriyle yürüttüğü diplomatik görüşmeler, yepyeni bir denge arayışını gösteriyor.
Dünya medyasının pek vurgulamadığı veya göremediği gerçek şu:
Türkiye, bir NATO üyesi olmasının yanında İran’la tarihî bağları olan, Körfez’le güçlü ekonomik ilişkileri bulunan ve Rusya’yla diyalog kanalları açık kalan neredeyse tek büyük aktör!
Bu önemli konum, Türkiye’yi bugün gerçekçi bir diplomatik imtihanla karşı karşıya bırakıyor. Riskler açık: Hürmüz kapanırsa enerji fiyatları daha da fırlayacak. Muhtemel mülteci dalgası ve sınır geriliminden etkilenme kapasitesi de gerçekliğini koruyor. Ama aynı zamanda birçok fırsat penceresi de var. Türkiye, “tarafsız ara bulucu” veya “diyalog köprüsü” rolüyle hem Doğu hem Batı nezdinde itibar kazanıyor.
Binaenaleyh Ankara’nın yaklaşımı daha çok pragmatik ve çok katmanlı bir nitelik taşıyor. Bir yandan Pakistan öncülüğündeki ateşkes önerilerine destek verirken, öte yandan İran’ın kalıcı çözüm talebi ile Trump’ın “anlaşmak mümkün” mesajı arasında ince bir denge kuruyor, alternatif enerji koridorlarının gündeme getirilmesi ve insani krizlerde diyalog çağrıları gibi karmaşık sorunlar yumağının çözümü için de büyük çaba harcıyor. Bu çabalarla, sadece “savaş bitsin” demekle kalmıyor, aynı zamanda gelecekteki Orta Doğu mimarisinde Türkiye’nin merkezî konumunu da test ediyor aslında.
İran direniyor, Körfez ülkeleri tedirgin, dünya ikircikli bir diplomasiyle vakit harcıyor.
İşte tam burada Türkiye’nin ölçülü ve gerçekçi diplomasisi, bir yandan bölgenin geleceğini şekillendirme kapasitesini ölçüyor, öte yandan geleceğe yönelik tedbirlerini ivedilikle alarak kendi güvenlik mimarisini çok boyutlu şekillendiriyor. Eğer bu imtihan bu çerçevede ilerleyebilirse Ankara Hürmüz’ün ötesinde de enerji güvenliği ve istikrarın önemli bir anahtarı ve aktörü hâline gelebilir.
Bu, sadece bugünün gerilimiyle ilgili olmayıp Türkiye’nin 2030’lardaki bölgesel ağırlığıyla da doğrudan bağlantısı olabilecek bir imtihan. Öyle ki bölge ateşler içindeyken akılcı ve soğukkanlı bir diplomasi yürütmek hem zor hem de zorunlu. Türkiye bu imtihanı başarıyla verirse, Orta Doğu’nun yarınki haritasında yerini daha da belirginleştirerek bölge üzerinde en büyük nüfuz sahibi olan ülke konumuna evrilecek.
Peki ABD savaşın kırkı çıkarken son kertede ne yapacak?
Bugün hiç kimse şu gerçeği net olarak yazamıyor ve söyleyemiyor lakin durum tam olarak şudur:
Trump’ın ültimatomu saatler ve günler içinde bitebilir veya sertleşebilir ki Trump kesinlikle hiçbir şekilde öngörülemez bir şahsiyet! ABD derin devleti de öyle!..

