Menfur ve insanlık dışı bir suikaste kurban giden, bilim ve siyaset adamı, yazar Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı''nın, Cumartesi günü yapılan cenaze törenini, her kademede izledim. Her ölünün arkasından gidenlerde olduğu gibi, toplulukta da hüzün vardı, öfke vardı. Ancak hüzne hüzün katan bir başka olgu daha vardı. O da, Kışlalı''nın uğruna canını feda ettiği düşünce manzumesine, Atatürkçülüğe inananların sayısında giderek gözlenen aşikar azalma idi. Düşünüyorum, Cumhuriyet Halk Partisi de olmasaydı, organizasyonun bu kadarı bile gerçekleştirilebilecek miydi? Türkiye Cumhuriyetini kuran ve bugünlere getirenlerin takipçileri neredeydi? Türk Silahlı Kuvetlerinin, her zamanki gibi, umutsuzluğa ışık tutan yılmaz maratoncuları da olmasaydı, moraller iyice dibe vuracaktı. Tarlayı sanki ayrık otları kaplamıştı. Ekilenler arkada kalmış, baş gösteremiyorlardı.
Bana kalırsa, yetkililer olayın üzerine giderken, kendilerini, sonuçtan çok, sonuçsuzluğa götürecek nitelikte birtakım varsayımları bırakıp, yukarıda benim müşahede edebildiğim olguya baksınlar. Yoksa, Türkiye''nin düşmanı çok, ilerlemesini istemeyenler var, bu onların işidir demek, olsa olsa, hedefi küçültmekten çok, dağıtmak olur. Dikkatleri ve gayretleri iyi yönlendirelim.
CUMHURİYETİN DIŞ POLİTİKASI
Başlık yanıltıcı olmasın. Cumhuriyetin dış politikası, başından bu yana bellidir. Yurtta sulh, cihanda sulh.
Cumhuriyetin kurucusu, hem çok gerçekçi ve hem de çok ileri görüşlü idi. Savaş meydanlarında kanla canla kazanılan bağımsızlığın devamı, her şeyden önce, güvenilir bir barış ortamının oluşturulmasını gerekli kılıyordu. Ancak böylesine bir ortam içinde, siyasi bağımsızlığın iktisadi ve sosyal bağımsızlıkla el ele tutarak, ayakta durması mümkündü. Nitekim, uygulama da böyle olmuştur. İçeride ve dışarıda, arka arkaya inşa edilen barış çemberleri sayesinde, genç Cumhuriyet, kendi ayakları üzerinde durabilmesini becermiş, çevresinde ve uzağında olup biten sarsıntılara karşı direnişini muhafaza edebilmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, ekonomilere, bugünkü gibi, henüz tam liberal ve global etiketleri vurulmamış olduğu için, Türkiye, ekonomisini kendi içinde kurmaya bakmıştır. Tabiatiyle, bunu yaparken de, barışçıl dış politikanın sağladığı huzur ve güvenlik şemsiyesinin koruyucu hizmetinden yararlanmıştır.
Günümüzde, ölçütler değişti. Ekonomilerin genel oriantasyonunu artık uluslararası kuruluşlar tayin ediyor. Hiçbir ülke bu nitelikteki yönlendirmelere kulak tıkamayı göze alamıyor. Yani, ekonomi dış politikanın ayrılmaz ve yapısal bir cüz''ü haline gelmiş bulunuyor. Tek başına yürütülecek salt ve klasik diplomasi kalmadı. Her işin mutlaka bir ekonomik boyutu olduğunu kabul etmeyen yok. Bugünkü Avrupa Birliği''nin nüvesini oluşturan ve 1957''de Roma''da kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu''nun hedefi, savunmayı, yani NATO''yu, ekonomiyle takviye etmekti. Keza, vaktiyle CENTO''ya bazı iktisadi misyonlar vermek isteyenlerin de amacı, bölgesel güvenliği, ekonomiyle tarsin etmekti. Amerika kıtasında NAFTA, sonu gelmez siyasi uyuşmazlıkların üstünü ekonomik çıkarlarla örtmeyi öngörmektedir.
Önceleri Bosna''da ve son defa da Kosova''da, görünürdeki siyasi tertiplerin arkasında, ekonomik motiflerin mevzi aldığı aşikar.
Türkiyemiz ve Dışişlerimiz de bu cereyanı hissetmiyor değil. Ekonomik boyutu olmayan heveslere kapılmak istemiyor. Ancak ne çare ki, ekonomi, ülkemizde Dışişlerinin elinde değil. Davul Dışişlerinin boynunda da olsa, tokmak, Hazine''nin, maliyenin ve diğerlerinin elinde. Ekonomiyle diplomasiyi artık bir araya getirmenin yollarını bulalım. Günümüz koşulları ve 76''ncı yıldönümünü kutlamakta olduğumuz Cumhuriyet''in yöneldiği ileri ufuklar bunu gerektiriyor.

