Önceleri, uzun yıllar, Topluluk, Türkiye ekonomisinin gereken ölçü ve normları tutturmaktan uzak olduğu iddiasıyla, Ankara Ortaklık Anlaşmasının sadece ticari hükümlerini çalıştırmakla iktifa etmiş, 70''li yılların başında imzalanan Katma Protokolün, örneğin iş gücünün serbest dolaşımı gibi, Türkiye için büyük önem arzeden imkanlarını tanımayı, çeşitli bahanelerle esirgemiştir.
Bizim, bir ara, Katma Protokolü askıya almamız hariç, Topluluk, Türkiye''nin ortaklıktan beklediklerini vermemiştir. Ancak gün gelmiş, Topluluğun Türkiye''ye karşı serdettiği ekonomik yetersizlik argüman ve gerekçeleri, Türkiye''nin kendiliğinden aldığı mesafe nedeniyle, inandırıcılık ve geçerliliğini yitirmiştir. Topluluk, bu defa yeni engeller fabrike etmeye başlamıştır. Türkiye''nin demokrasi ve insan hakları uygulaması, Topluluğa henüz uyum sağlayacak düzeyde değildir. Dolayısıyle, Türkiye, siyasi bakımdan henüz rüştünü(!) ispat etmiş değildir.
Bu nev''iden senaryoların yapımcılığını, her defasında bir veya iki ülke üstlenmiş ve diğer üyeler de bunların arkasına saklanmışlardır. Ta ki, Yunanistan Topluluğa tam üye kabul edilinceye kadar. Bu tarihten sonra Topluluğun işi daha da kolaylaşmıştır. Nasıl olsa, Türkiye''ye her aşamada engel çıkaracak ve reyi olmaksızın herhangi bir şey yapılamayacak bir ülke ellerinin altında vardı.
Görülüyor ki, bütün mesele siyasi bir tercih meselesi haline gelmiştir. Böyle olmasaydı, Demokrasi ve insan hakları uygulamasını ve serbest piyasa düzenini daha yeni öğrenmeye başlayan ve performanslarının da ne olduğu henüz pek belli olmayan, eski Doğu Bloku ülkelerini ve hele Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi siyasi hüviyeti kendinden menkul bir antiteyi, AB, alelacele adaylığa kabul etmezdi.
Aslında, bizi dışlayan 1997 Aralık Lüksemburg Zirvesinden sonra, zamanın Hükûmeti tarafından en doğru ve isabetli karar alınmış ve Türkiye''ye karşı münhasır ön yargılı siyasi mülahazalarla hareket eden Avrupa Birliği ile siyasi diyalog kesilmişti. Gümrük Birliği çerçevesinde, ticari ilişkiler devam edecekti.
Aradan geçen süre zarfında, bizim Avrupa Birliği''ne yeni bir açılımda bulunmamız için geçerli bir gelişme olmadı. Aksine, son Washington Zirvesi''nde de görüldüğü üzere, henüz ne BAB ve ne de AB üyesiyiz diye, yeni oluşturulmakta olan Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (ESDI) içinde de bize yer vermediler. Kosova''da görevlendirilecek NATO ağırlıklı Barış Gücü içinde de yokuz.
Bütün bu gerçekler ortada iken, Avrupa Birliği, son defa başlamış bulunan terörist Öcalan davasını da vesile ittihaz etmekten kendisini alamayarak, Türkiye''yi yeniden sorgulamaya yelteniyor. Halbuki, terörist Öcalan davası sonuçlandığında, başta, Türkiye''ye engel çıkaran Avrupa Birliği ülkelerinden bazılarının terörizmi destekleyen tüm efali gözler önüne serilecek ve belki de Türkiye ile bu nitelikteki ülkelerin ilişkileri yeniden gözden geçirilecektir. Koalisyon protokolü, bu bakımdan sarihtir.
Hal böyleyken, geçen Köln zirvesi münasebetiyle, AB dönem başkanlığı görevini yürüten Alman Şansölyesine alelacele bir mektup yazılmasındaki saiki anlamak mümkün değildir. Alınan sonuç da ortada. Şimdi, eskisine kıyasla, Avrupa Birliği''ne karşı daha kesin bir tutum almak gerekmiyor mu? Aradaki boşuna yıpranma da işin cabası.

