Kaydet
a- | +A

Orta Asya, Türkiye''de, büyük küçük herkesin öteden beri hayallerini süsleyen Türkistan''ın bir parçası ve hatta kendisidir. Araya giren katı siyasi rejimler nedeniyle yaşanan ayrılığın, eninde sonunda, bir gün sona ereceği ve bizden olan bu yöre halklarının, kendi semalarında kendileri uçan kuşlar misali, hür ve bağımsız olacakları umudunu hiç kaybetmedik. Sovyetler Birliği dağılıp, Orta Asya''da, adı sanı kapatılan cumhuriyetler bir bir ortaya çıktıkça, onlarla birlikte, milletçe bayram ettik. Coşku ve sevincimize endaze olmadığı bu ilk günlerde, Orta Asya''ya, ister istemez, duygusallıkla yaklaştık. Hatta o kadar ki, artık buralar bizden sorulur demeye getirdik ve Orta Asyalılara, bu defa yeni bir ağabeylerinin olduğunu tekrarladık durduk. Orta Asyalılar da, ilk günlerin zorlukları içinde, önce bize koştular. Zira, başkaları hele bir bekleyelim, görelim, gerçekten Rusya buraları bırakacak mı diye, araya zaman koydular.

Orta Asya, Türk dış politikası için, başlı başına, yeni ve büyük bir boyuttu, bir prestijdi. Engin imkanlar, önümüze, gümüş tepsi içinde konulmuştu. Bunu nasıl değerlendirebilirdik? Önce, akrabalıktan yola çıktık. Aynı kökü, aynı tarihi ve kültürü paylaştığımızı ısrarla ileri sürerek, Orta Asya''da bize, diğerlerine kıyasla, özel yer ayrılmasını bekledik. Bu meyanda, ilgili, ilgisiz, bütün kuruluşlarımız ve yardım adı altında, adeta birbirleriyle yarışırcasına, Orta Asya''ya doluşmaya başladı. Ne belli bir hedef ve ne de strateji vardı. Bundan, Orta Asyalılar da memnun değildi. Hele, gündelik, kap kaççı kazançların peşinde olan bazı iş ve ticaret erbabı, Türkiye ve Türk halkı etrafında hayaller kuran Orta Asyalıları, şu veya bu şekilde, hayal kırıklıklarına uğratmakta gecikmedi. Devlet olarak sağlayabildiğimiz toplam 1 milyar dolar civarındaki krediler, olur olmaz önemsiz projelerle kapatıldı ve tükendi, arkası gelmedi.

Gün geldi, Orta Asyalılar, ellerindeki namütenahi doğal kaynakları, Batıda pazarlamasını öğrendiler, zaman içinde, yabancı sermaye ve önemli dış kaynaklar temin etmeye muvaffak oldular. Öyle ki, biz hep Orta Asya ile Batı arasında köprüyüz deyip durdukça, Orta Asyalılar da, bizi, bu köprüyü kullanarak, üstümüzden aşarak, Batı ile iş görmeye koyuldular. Bizim iş adamlarımız, uluslararası düzeyde başarılarını kanıtlamış müteahhitlerimiz, büyük projeler için, beklenen öz kaynakları getirmekte veya temin etmekte zorlanmaya başladılar ve bu durum, zamanla bizim, sıralamanın gerilerine düşmemize yol açtı. Yani, hızlı başlayalım derken, müstesna sayılacak imkanları heder ettik.

Türkiye olarak, Orta Asya''daki yerimiz, iş, ticaret ve taahhüt yanında, eğitim ve kültür işbirliğine bağlıdır. Öncelikle, yetmiş seneden fazla bir süre, tümüyle Sovyetize edilmiş bu insanlara, yavaş yavaş yaklaşarak, çeşitli faaliyetle, okullaşma ile, ortak tarih yazmakla, ortak kültürel değerleri yeniden su yüzüne çıkarmakla, yabancılaştıkları köklerinin ne olduğunu anlatmalıyız. Ancak bu nitelikte uzun soluk isteyen planlı, programlı bir faaliyetten sonra, Orta Asya''daki yerimizi tutup, daha da geliştirebiliriz. İş, ticaret ve taahhüt, böylesine bir ortamda, hiç şüphe yok ki, daha çabuk ve kolay biçimde neşvü nema bulur.

Her şeyden önce, Orta Asyalılara, üstten bakan bir ağabey yerine, onlar için, gerçek anlamda, kompetitiv bir işbirliği partneri olarak yaklaşalım. Bizim, bazı önemli girdilere, onların da, ellerindeki imkanları pazarlamaya ihtiyaçları var. Biz, onların petrol ve doğal gaz gibi, kaynaklarının, güçlü Batı pazarlarına açılabilecekleri yolları, elde tutuyoruz. Ekonomide ve teknolojide azımsanmayacak deneyimlerimiz var. Bunları kendileriyle paylaşabiliriz. Akrabalığı ileri sürerek işbirliğini ve ekonomiyi ilanihaye yönlendiremeyiz. Orta Asya ile ilişkilerimizde bunu hatırdan çıkarmamalıyız.

Orta Asya ile ilgili ilişkilerimizi emanet ettiğimiz kurumlarımızı, bu anlayışla yönetmeliyiz. Özellikle, kurumsallaşmada istikrarı ve devamlılığı ön planda tutmalıyız, kadro yetiştirmeliyiz. Örneğin, TİKA gibi önemli bir kuruluşta olduğu gibi, iki de bir baş değiştirmemeliyiz.