Geçenlerde bir makale okudum. Illinois’daki Knox College’dan psikolog Frank McAndrew şöyle diyor: "Dedikodu, orada olmayan biri hakkında bilgi paylaşmaktır ve çoğu zaman grubu korumak için hayati önem taşır."
Peki, ne zaman "iyi", ne zaman "kötü" olur bu konuşmalar? İşte tam da burada çizgiyi çekmek gerekiyor.
Yüz yüze söylenemeyen ama kulaktan kulağa fısıldanan, ispatlanamamış ama tekrarlandıkça gerçekmiş gibi pazarlanan... Kurbanı yokken savrulan ama kurban döndüğünde kimsenin sahip çıkmadığı o mesajlar o sinyaller... Bunun adı düpedüz korkaklıktır.
McAndrew’un bahsettiği o "uyarı sistemi" doğru çalışmadığında dedikodu, başkasını küçültmeden büyüyemeyenlerin kendi aynalarındaki karanlığın peyda olduğu bir araca dönüşür.
Bazen masum bir zaaf görünümü altında, bazen de "ortak düşmana" karşı bir dargın bir barışık kitlenin, başarılı bir hedef gördüklerinde garip bir şekilde kenetlenme hali belirir. Grup aidiyetini pekiştirme adına dedikodu etrafında kurulan bu ittifaklar, aslında yeni tuzakların habercisidir.
Peki bu sözde "dostluğu" sağlayan nedir? Sevgi mi? Ortak değerler mi? Hayır. Yalnızca ortak bir hedefe yöneltilen ortak bir öfke.
Kendi ayıbını örtmenin en ucuz yolu, başkasının üstüne çul çekmek ve bu yolda hemhal olmaktır.
Dün düşman olanlar bugün "dost" pozu verir. Çünkü burada ilke yoktur, yalnızca taktik vardır.
O yüzden asıl soru şu olmalı: İnsan neden bu kadar kolay gruplaşır ve bir 'ötekine' düşman kesilir?
Sosyal psikolojinin en çarpıcı çalışmalarından biri olan Robbers Cave Deneyi, bu karanlık tabloya ışık tutuyor. Deneyde, birbirini tanımayan çocuklar iki gruba ayrılıyor ve aralarına yapay bir rekabet sokuluyor. Sonuç? Anında gelişen grup aidiyeti, marşlar, semboller ve karşı gruba duyulan kontrolsüz bir düşmanlık...
Ancak deneyin en can alıcı kısmı şurası: Bu grupları birbirine 'dost' yapan şey sevgi değil, paylaştıkları ortak bir sorun veya hedef oluyor. Tıpkı bugün sosyal hayatın içinde gördüğümüz o sahte ittifaklar gibi. Aralarında hiçbir gerçek bağ, samimiyet veya ortak değer olmayan insanla, bir 'ortak düşman' belirlediklerinde tarihin en gürültülü ama en kırılgan birlikteliklerini kuruyorlar.
"Hırsızlar Mağarası" zihniyetiyle kurulan yapay dostlukların ömrü, hedef aldıkları insanın sessizliğine kadardır.
Çünkü bu ittifaklar, başarıyı ve dik duruşu hazmedemeyenlerin, kendi eksikliklerini örtmek için sığındıkları bir limandır.
Ama unutulan bir gerçek var:
İz bırakanlar başkalarının hayatını 'meze' yapanlar değil, kendi yolunda kendi ışığıyla yürüyenlerdir. Sahte ittifaklar sadece gürültü çıkarır, o gürültü dindiğinde ise geriye koca bir hiçlik kalır.
Gerçek olan, sessizliğin asaletinde saklıdır. Ve tarih, o mağarada birbirini ağırlayanları değil fırtınaya rağmen tek başına dimdik duranları yazar.

