Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Monroe’nun geri dönüşü ve enerji defterinin yenide...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Venezuela’da dün yaşananlar ne anlık bir krizdir ne de kontrolsüz bir askerî kalkışma. Nicolás Maduro ve eşinin ülkesinden ABD helikopteriyle alınarak tutuklanmasıyla sonuçlanan süreç, uzun süredir adım adım inşa edilen bir stratejinin sahaya indirilmiş son halkasıdır. Bu tabloyu doğru okumak için tekil olaylara değil; son bir yılda birbirini tamamlayan sembolik, doktrinel ve fiilî hamlelere birlikte bakmak gerekir.

İlk adım, kamuoyunda yeterince tartışılmayan ama uluslararası sistem açısından son derece kritik bir sembolik müdahaleydi: Venezuela’daki iktidarın karşısında konumlanan Maria Morina Machado’ya Nobel Barış Ödülü verilmesi. Nobel Komitesinin ödülü, resmî olarak “Venezuela’da barışçıl çözümler için gösterdiği çaba” gerekçesiyle verilmiş olsa da, arka planda uluslararası meşruiyet sağlama ve Maduro rejimini yalnızlaştırma stratejisi yatmaktadır. Kısacası, ödül yalnızca bireysel bir başarıyı değil, ABD ve Batı yanlısı güçlerin Venezuela’daki muhalefeti desteklediğini sembolik olarak ilan eden bir hamleyi temsil eder. Sert güçten önce gelen bu tür yumuşak hamleler, sahada atılacak askerî ve diplomatik adımların vicdani ve ahlaki zeminini inşa eder.

İkinci ve asıl belirleyici aşama ise kasım ayında ABD’nin açıkladığı yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesidir. Bu belgede Washington, Batı Yarımküre’yi açık biçimde “öncelikli güvenlik alanı” olarak tanımlamış; Çin ve Rusya’nın Latin Amerika’daki ekonomik, askerî ve enerji temelli varlığını doğrudan tehdit kategorisine almıştır. Burada anlaşılması gereken kritik nokta, Monroe Doktrini’nin yeniden sahaya sürülmesidir. 1823’te ilan edilen doktrin, ABD’nin Batı Yarımküre’de Avrupa güçlerinin müdahalesine karşı kendi nüfuzunu garanti altına almayı hedefliyordu. 20. yüzyılın ikinci yarısında pasifleşen bu doktrin, bugün modern jeopolitik bağlamda yeniden canlandırılmıştır: Latin Amerika, ABD açısından sadece coğrafi bir bölge değil; stratejik enerji ve ekonomik kaynakların kontrol edileceği bir “arka bahçe” olarak görülmektedir. Bu doktrin, Washington DC'nin sahada neyi hedeflediğini ve hangi araçları kullanabileceğini de açıkça ortaya koyar.

Bugün Venezuela’da yaşanan askerî operasyon ve Maduro’nun tutuklanması, bu doktrinel dönüşün sahadaki ilk büyük uygulamasıdır. Amerikan kaynaklarınca teyit edilen, görsel materyallerle desteklenen bu müdahale; ani bir refleks değil, önceden kurulmuş meşruiyet zeminine oturtulmuş planlı bir adımdır. Önce sözüm ona ahlaki meşruiyet çizilmiş, ardından stratejik doktrin ilan edilmiş, son olarak fiilî güç devreye sokulmuştur.

Bu zincirin merkezinde ise tartışmasız biçimde enerji jeopolitiği yer almaktadır. Venezuela, 300 milyar varili aşan kanıtlanmış rezervleriyle dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkesidir. Ancak burada kritik olan miktar değil; petrolün niteliği ve ekonomik işlenebilirliğidir. Venezuela petrolünün büyük kısmı ağır ve ekstra ağır ham petrol sınıfındadır. Bu tür petrol, normal hafif petrol gibi rafine edilemez; ileri rafinaj teknolojisi, özel katalizörler, yüksek sermaye ve entegre lojistik altyapısı gerektirir. Yani petrolün yer altında olması yetmez; onu ekonomik değere dönüştürebilecek zincirin, yani çıkarım, taşıma, rafinaj ve finansal entegrasyonun da kontrol edilmesi gerekir. Petrol üretim ve ticaretinde rafineri kapasitesi kadar finansal ve sigorta mekanizmalarının da kritik rolü vardır; bir petrol sahası ancak bu zincirle birlikte değer üretebilir.

ABD, bu noktada yalnızca bir tüketici değil; küresel enerji değer zincirinin kilit düğümüdür. Venezuela petrolünün ekonomik anlamda piyasaya entegre olabildiği dönemler, ABD merkezli rafineri, finans ve sigorta sistemleriyle tam entegrasyon sağlandığı dönemlerdir. Yaptırımlar, teknoloji ambargoları ve finansal kuşatma bu entegrasyonu koparmış, Venezuela’yı Çin ve Rusya’ya daha bağımlı hâle getirmiştir. Ancak Washington açısından bu tablo sürdürülebilir değildir; enerji güvenliği ve Batı Yarım Küre’deki hegemonya dengesi, yalnızca petrol sahalarının kontrolüyle değil, bu sahaların değer zinciriyle birlikte yönetilmesiyle sağlanabilir.

Venezuela dosyası, bir rejim tartışmasından çok daha fazlasıdır. Bu dosya, petrolün kimin kontrolünde olacağı, hangi blokla entegre edileceği ve Batı Yarım Küre’de enerji üzerinden oluşacak güç dengelerinin kim tarafından belirleneceği meselesidir. Bugün açılan defter, demokrasi söylemiyle değil; rafineri kapasiteleri, ağır petrol teknolojileri ve enerji finansmanı üzerinden okunmalıdır.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında tablo nettir: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın gerçekleştirilen bu tür operasyonlar, devlet egemenliği ilkesinin açık ihlalidir. Ancak burada hukuk değil, güç konuşmaktadır. Venezuela, bu yönüyle yalnızca bir ülke değil; küresel düzenin hukuka mı yoksa fiilî güce mi yaslanarak işleyeceğinin test edildiği bir sahadır.

Tarihsel ve jeopolitik bağlamda, bugün Venezuela’da yaşananlar bir sürpriz değil, uzun süredir hazırlanan bir sonucun görünür hâle gelmesidir. Monroe Doktrini geri dönmüş, enerji jeopolitiğiyle birleşmiş ve sahaya sürülmüştür.

Asıl soru artık şudur: Bu örnek Batı Yarım Küre ile mi sınırlı kalacak, yoksa küresel düzenin yeni normu mu olacaktır?

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR