Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Yüzyıllık hesap kapanıyor: Suriye'de vekâlet düzen...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Tarih, yalnızca diplomatik masalarda atılan imzaların arşivlere düşen soğuk kayıtlarından ibaret değildir. Tarih aynı zamanda, o imzalara giden yolda sahada örülen iradenin, dökülen terin, verilen bedelin ve bir devletin bin yıllık hafızasından süzülüp gelen stratejik aklın resmî tescilidir...

Dün Şam’da, Ahmed eş-Şara ile Mazlum Abdi arasında imzalanan 14 maddelik mutabakat; ne ani bir diplomatik trafik kazasının ürünü ne de okyanus ötesinden bahşedilmiş bir lütuf olarak okunabilir. Bu metin, bedeli şehit ve gazilerle ödenmiş, on beş yıla yayılan bir devlet müktesebatının sahada kurduğu mutlak hâkimiyetin ilanıdır.

Bu tabloyu doğru okuyabilmek için takvimi bir yıl geriye, 10 Mart mutabakatına sarmak gerekir. O dönem masayı bir oyalama zemini olarak gören, kendisine sunulan insani ve siyasi açılımları taktiksel biçimde istismar eden ve dış destekçilerine yaslanarak statükoyu koruyabileceğini zanneden yapıların bugün aynı maddeleri bir teslimiyet protokolü olarak imzalaması tesadüf değildir. Bu sert dönüşümün şifresi, haftalardır Haseke, Kamışlı ve Eşrefiye hattında sessiz fakat derinlikli biçimde yürütülen askerî ve güvenlik sıkıştırmasında gizlidir. Lojistik damarları kesilen, manevra alanı daraltılan, komuta-kontrol kabiliyeti aşındırılan bir yapının Şam’daki masaya oturmaktan başka seçeneği kalmamıştır.

Mutabakattan hemen önce Şam yönetimi tarafından yayımlanan ve Kürt vatandaşların siyasal, kültürel ve idari haklarını geniş bir perspektifle ele alan tarihî genelge ise sürecin sosyolojik kırılma noktasıdır. Bu adım, terör örgütünün yıllardır bölge halkı üzerinde inşa etmeye çalıştığı yapay meşruiyet zeminini bir gecede ortadan kaldırmıştır. Devlet ile halk arasındaki doğrudan bağı yeniden tesis eden bu hamle, örgütün "tek temsilci" iddiasını boşa düşürmüş, terör vesayetini siyaseten anlamsızlaştırmıştır. Halkı devlete, devleti halka yaklaştıran bu hamleyle birlikte örgüt, sadece askerî değil, toplumsal olarak da nefessiz bırakılmıştır.

Bu noktada önceki gün Tom Barrack ve Iraklı muhataplar üzerinden yürütülen yoğun mekik diplomasisini doğru okumak gerekir. Bu trafik, sahayı şekillendiren bir iradenin değil; sahadaki gerçeklik karşısında manevra kabiliyetini yitirmiş bir aparatın kontrollü biçimde devreden çıkarılma sürecidir. Diplomasi burada sonucu belirleyen değil, sonucu tescilleyen bir işlev görmüştür.

Asıl altı çizilmesi gereken gerçek ise sürecin mimarisidir. Bu mesele, Türkiye'de on beş yıldır bir güvenlik başlığı olmanın ötesinde, bir devlet namusu olarak ele alınmıştır. İstihbaratın en mahrem hücrelerinden dış politikanın en kritik koridorlarına kadar dosyaya hâkim olan çekirdek akıl; Sayın Cumhurbaşkanımızın kararlı siyasi iradesi ve Sayın Devlet Bahçeli’nin kuşatıcı beka vizyonuyla tahkim edilmiştir. Böylece İkinci Sykes-Picot denemesi daha masada kurulmadan boşa düşürülmüştür. Yüz yıl önce cetvelle harita çizenler, bu kez bin yıllık devlet geleneğinin oyun bozan iradesine çarpmıştır.

Washington’dan yükselen temkinli sessizlik, Ankara’nın sahada kurduğu bu stratejik gerçekliğin en üst düzeyde kabul gördüğünün işaretidir. Amerika bir kahramanlık yapmamış; Türkiye’nin kurumsal süreklilik, stratejik sabır ve yüksek gizlilikle ördüğü duvarın maliyetini görerek rasyonel bir geri çekilme yolunu tercih etmiştir. Sınır hattında toprağa düşen her şehidimizin, gazi olan her yiğidimizin hakkı, Şam’da atılan o imzalarla kısmen de olsa teslim edilmiştir.

Bugün gelinen noktada bölgenin geleceği, yapay garnizon yapıları ve vekâlet örgütleri üzerinden değil; bölgesel sahiplik, tarihsel aidiyet ve devlet aklı üzerinden şekillenecektir. 18 Ocak'ta imzalanan Suriye hükûmeti ile SDG arasında ateşkes ve tam entegrasyon anlaşması, yalnızca bir anlaşma değil; vekâlet savaşlarına vurulmuş stratejik bir mühürdür. Türkiye bu süreçte sadece sınırlarını savunmamış, aynı zamanda bölgenin yegâne istikrar çıpası olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Bölgenin istikbalini; artık binlerce kilometre öteden maliyet hesabı yapanlar değil; bu coğrafyanın yükünü ve sorumluluğunu bin yıldır omuzlayanlar belirleyecektir.

Ancak asıl önemli olan, bu mutabakatın geride bıraktıkları değil; önümüzdeki dönemi nasıl şekillendireceğidir. 2026 ilk günlerinde Orta Doğu, güç merkezlerinin geri çekildiği, vekâlet yapıların anlamını yitirdiği ve belirsizliğin yeni normal hâline geldiği bir eşiğe ulaşmıştır. İşte tam bu noktada Türkiye, krizlerin arasında yönünü kaybetmeyen değil; krizleri bir düzen kurma fırsatına dönüştüren tek aktör olarak öne çıkmaktadır. Güvenliği sahada tesis eden, siyaseti masabaşında değil toplum zemininde kuran ve bölgesel denklemleri dış müdahalelere kapalı biçimde yeniden tanımlayan bu yaklaşım, önümüzdeki dönemin ana eksenini oluşturacaktır.

Önümüzdeki dönemde bölgeye ışık tutacak olan şey, büyük güçlerin belirsiz vaatleri değil; sahada karşılığı olan, tarihsel hafızaya yaslanan ve devlet ciddiyetiyle yürütülen bu akıldır. Türkiye, 2026’nın öngörülemez jeopolitiğinde yolunu kaybedenlerin değil; yön arayanların referans alacağı merkez ülke konumunu pekiştirmektedir. Bu sadece bir güç gösterisi değil; bölgeye dayatılan kaos döngüsüne karşı inşa edilen kalıcı bir düzendir.

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR