Son günlerde yurt dışından bireysel gümrüksüz ve vergisiz sipariş limitinin 30 avrodan sıfıra indirilmesi ve ek vergiler getirilmesi gündemin en sıcak başlıklarından biriydi. Hem siyasette hem de medyadaki rolü teknoloji olan biri olarak bu konuda önerilerimi sunum hâlinde yetkililere sundum. Çok şükür ki olumlu cevap geldi. Umuyorum ki haftaya bu konuda bir düzenleme gelecek. Bilmeyenler için işte o 30 avro krizi ve bu krizi aşmak için sunduğum Akıllı Limit önerisi.
Bir ülkenin geleceği, aldığı kararların niyetiyle değil, sonuçlarıyla ölçülür.
Türkiye son yıllarda çok güçlü bir iddia ortaya koydu: Sanayide, teknolojide ve üretimde bağımsız bir ülke olmak.
Bu iddianın en somut çıktısı ise bir slogan değil, bir kuşak oldu: Teknofest kuşağı.
Eline tornavida alan, lehim yapan, kod yazan, robot üreten, deneme–yanılmadan korkmayan bir gençlik…
Ancak tam da bu noktada, iyi niyetle alınmış bazı kararların; bu iddianın ruhuyla çelişen sonuçlar ürettiğini görmek zorundayız.
150 avro → 30 avro → 0
Yurt dışından bireysel alışverişlerde uygulanan vergisiz ve gümrükten muaf limit, uzun yıllar 150 avro olarak uygulandı. Sonra 30 avroya indirildi. Şimdi ise tamamen sıfırlandı.
Bu ne demek?
Artık:
● 1 dolarlık bir mikroçip,
● 3 dolarlık bir sensör,
● 5 dolarlık bir elektronik modül
dahi gümrük vergisi, gümrük sunum ücreti ve damga vergisi ile karşı karşıya.
Kâğıt üzerinde bu bir “yerli üretimi koruma” hamlesi gibi görünebilir.
Ancak sahada yaşananlar, bunun tam tersine işaret ediyor.
Yerli üretici kimi korumalı?
Sormamız gereken temel soru şu:
Yerli üretici kimdir?
Sadece bugün fabrikası olan mı?
Yoksa yarın o fabrikayı kuracak olan mı?
Eğer yalnızca bugünü korur, yarını ihmal edersek; aslında yerli üretimi değil, yerli tekelciliği korumuş oluruz.
Çünkü hiçbir üretici:
● Öğrenmeden,
● Denemeden,
● Rakibini incelemeden,
● Hata yapmadan doğmaz.
İlk büyük kayıp: Dokunarak öğrenme kültürü
Mühendislik, teknoloji ve üretim; yalnızca kitapla öğrenilmez.
Bu alanların özü dokunarak öğrenmektir.
Bugün:
● Üniversitelerde,
● Meslek liselerinde,
● Teknoparklarda,
● Start-up ofislerinde,
● Teknofest projelerinde
kullanılan birçok elektronik komponent, Türkiye’de ya üretilmiyor ya da erişilebilir değil.
Bu parçalar olmadan:
● Eğitim teorikleşir
● Proje kültürü zayıflar
● Öğrenciler “denemeden vazgeçer”
Ve sonra şu soruyu sorarız:
“Bu ülkeden neden dünya çapında teknoloji markası çıkmıyor?”
Cevap çok basittir:
Çünkü daha yolun başında eli bağlanan bir gençlikten olağanüstü bir şey bekliyoruz.
İnovasyonun yakıtı: Deneme–yanılma
İnovasyon romantik bir süreç değildir.
Son derece acımasız, pahalı ve zaman alıcıdır.
Bir start-up:
● Aynı fikri 10 farklı komponentle dener
● 8’i başarısız olur
● 1’i idare eder
● 1’i tutar
Gümrük süreçleriyle:
● Deneme maliyeti artarsa
● Süre uzarsa
● Bürokrasi büyürse
küçük ve çevik yapılar oyundan düşer.
Büyük şirketler toplu ithalatla aşar.
Ama yarının büyükleri daha doğmadan elenir.
Bu da şunu getirir:
Büyükler hayatta kalır, yeniler doğmaz.
Görünmeyen ama çok ağır bir ekonomik kayıp
Sunumda özellikle altını çizdiğim bir gerçek var:
Bazen 5–10 dolarlık bir parça bulunamadığı için on binlerce dolarlık makineler hurdaya ayrılıyor.
Bu sadece bireysel bir zarar değildir:
● Üretim durur
● Tamir sektörü kilitlenir
● Sistemlerin ömrü kısalır
● Millî servet israf edilir
Yani kısa vadeli birkaç liralık vergi geliri için uzun vadeli milyon dolarlık üretim kapasitesi heba edilir.
Stratejik Körlük:
1. Ürünü üretmek için ilk 10’a bakmak zorundasınız
Alman mühendislik yaklaşımı çok nettir:
Bir ürünü geliştirmek için, önce dünyadaki en iyi örnekleri incelersiniz.
Bu:
● Kopyacılık değil,
● Hırsızlık değil,
● Tembellik hiç değildir.
Bu, öğrenme stratejisidir.
Çin, Güney Kore, Almanya, Japonya…
Hepsi bu yolu izledi.
Eğer ilk 10 ürüne erişimi engellerseniz:
● 11’incisi hiç doğmaz
● Yerli üretim “niyet” olarak kalır
● Bağımlılık kalıcı hâle gelir
Peki çözüm ne?
Yasaklamak değil, ayırt etmek.
Benim hazırladığım ve ilgili mercilere sunduğum yaklaşımın özü şudur:
Tüketimi vergilendir, üretimi özgür bırak.
Bu; sınırsız ithalat demek değildir. Bu; akıllı devlet, akıllı gümrük, akıllı teşvik demektir.
Özetle önerdiğim model:
● Eğitim ve AR-GE amaçlı ithalat için özel bir rejim
● Tüketim ürünü ile üretim girdisini gümrükte ayıran “akıllı limit” sistemi
● Yerli üretici oluşana kadar doğrudan destek, oluştuktan sonra kademeli koruma
● “İncele – Kopyala – Geliştir” sürecini hukuken tanıyan bir zemin
● Gençler için üretim kitlerine vergisiz erişim ve devlet destekli setler
Amaç çok net:
Yerli üreticiyi boğmadan büyütmek, üretici adayını yolda kaybetmemek.
Kritik bir eşikteyiz
Bu öneri şu anda ilgili kurumlar tarafından değerlendiriliyor. Ve alınan geri bildirimler, konunun gerçekten ciddiyetle ele alındığını gösteriyor.
Eğer bu süreç doğru yönetilirse:
● Yerli üretici güçlenir
● Gençlik küstürülmez
● İnovasyon ölmez
● Devlet uzun vadede daha fazla kazanır
Bu nedenle, önümüzdeki günlerde – hatta önümüzdeki hafta – bu konuda önemli bir gelişme yaşanması güçlü bir ihtimal.
Son söz
Devletin görevi kapıyı kapatmak değildir. Devletin görevi tezgâhı korumaktır.
Kapıları kapatırsanız içeride boğuluruz. Ama sağlam bir zemin kurarsanız; bu ülke üretir, tasarlar, ihraç eder.
Mesele yasaklamak değil, yetiştirmektir. Gelecek, kapalı kapıların ardında değil; açık tezgâhların başında inşa edilir.

