Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Normalin merkezine yolculuk
0:00 0:00
1x
a- | +A

Oğlumu okuluna bırakırken okuluna çok yakın bir devlet okulu var. Tatlı bir tesadüf sonucu tanıştığım, içerisinde özel çocuklar için de bir sınıf olan ama diğer sınıfları normal çocuklar olan bir okul. Normal çocuk ne demekse artık. Bile bile yazdım bu hatalı ifadeyi, sizi de rahatsız etsin istedim. Şimdi etmediyse de yazının sonunda edecek.

Bir gün ziyaretlerine gittim bu çocukları sınıflarında. Tanıştık. U şeklinde bir sınıf. 20 civarı öğrenci. Kimi tekerlekli sandalyesiyle geliyor sınıfa, kimi heyecanla koşturarak. Mesela normalde çocuklar kar yağdığında okullar tatil olsun diye bildikleri tüm duaları okurlar. Bizim çocuklar da kar yağsın istiyor, yağsın ki okulun bahçesinde arkadaşlarıyla kar topu oynayabilsinler.

Hepsinin yeteneği farklı. Hepsinin zorluğu, mücadelesi, imtihanı farklı.

Ama itiraf ediyorum. Giderken içeride umutsuz, hayalsiz, hayata birkaç sıfır geride başlamış, sadece biraz daha iyi olabilir mi, yaşam becerilerini biraz olsun edinebilir mi düşüncesinde çocuklar bekliyordum.

İçeride her biri kendi hayal dünyasının kahramanı, umut dolu, hayalleri uçsuz bucaksız gençlerle karşılaştım. Yaşları da küçük değil, 15-17 arasındalar. Yani umutları, hayalleri çocuk olmalarından değil çocuksuluklarını hiç kaybetmemelerinden.

Devletimiz var olsun. Sınıflarında hem sürekli onlara eşlik edecek öğretmenleri var, hem de derse gelip ders işleyen alan öğretmenleri var. Ve sınıflarındaki özel gereksinimli çocuklar için yetiştirilmiş öğretmenler günde yarım saat molayı bazen yapabiliyorlar, bazen yapamıyorlar. Yemek saatlerinde de, teneffüslerde de çocukların yanlarında olmaları gerekiyor.

Hoş, gerekmese de teneffüslerde sınıfı kendi hâline bırakıp gidebilirsiniz dense de bırakacaklarını zannetmeyin. Çocukları öpüp koklamalarını, sarılmalarını görseniz dersiniz ki bu anneden çok annelik, bu kendini melek zannetmek olsa gerek.

Neyse ilk günkü ziyaretim sanıyorum ki bir ders sürdü. O gün bir tanesi bana yaptıkları resimleri göstermişti. Çok güzel resimlerdi. “Kermesimiz olacak, orada sergileyeceğiz” demişlerdi. Ben de söz vermiştim kermeste gidip o resmi alacağıma.

Bir zaman geçti üstünden, bilemiyorum kaç hafta, kaç ay. Bir gün haber geldi ki kermes o haftaymış. Ben de yine oğlumu okuluna bıraktıktan sonra uğrayıp birkaç parça alır, gönüllerini de alır, çıkarım demiştim.

Gittiğimde bu kez her biri bir gelin, bir damat gibi, düğünündeymiş gibi heyecanlılardı. Yerlerinde duramıyorlardı. Okulun hemen girişinde bir sergi alanı. Satışlar başladı. Özel çocukların satış heyecanını, ticaret yeteneklerini görmeliydiniz. Her satıştan sonra alkışlar, yerlerinde zıplayarak sevinen güzel çocuklar.

Gelenler öğretmenler, kantinde çalışan ablalar ve bizim çocukların velileriydi. İçimi en çok yaralayanı söyleyeyim, lisenin “normal” öğrencileri ürünlere almayı bırakın, bakmaya bile yaklaşmıyorlardı. Normalde oradan geçecek olanlar önce sergiyi görmüyor, görür görmez de yollarını değiştiriyorlardı. Paramparça oldum. Öğrenci çocuklar, hepsinin cebinde para olmayabilir, kaldı ki satış fiyatları bir kahvenin yarısı bile değil ama yine hüsnüzanda bulunalım. En azından gelip baksalar, “ne güzel şeyler yapmışsınız” deseler her şey çok başka olabilirdi. Olamadı.

İşte bu sahne benim tam önümde cereyan ediyor, en ihtişamlı filmin en gösterişli sahnesi gibi insan denen varlık iki yönüyle tecessüm ediyordu.

Özel çocukların anne babası olmak çok büyük bir şans. Çünkü Allah zorluklara dayanabilmeniz için size insan üstü bir sabır, onları hak ettikleri gibi sevebilmek için insan üstü bir kalp veriyor. Sadece anne babası değil, öğretmenleri de kendi meslektaşlarından çok farklılaşıyor. Düşünün ki bir aile bir çocukla ilgilenmekte zorlanırken iki ya da üç öğretmen 22 öğrenciye dörder beşer kucaklayarak, her birinin birbirinden farklı yarasını şefkatle sararak ilgileniyor. Bu öğretmenler normal öğretmenle bir olabilir mi?

Bir saatliğine kalırım dediğim sergide işimi gücümü iptal edip tam gün kaldım. Onlar için bir saat kalacaktım, onlar için gerçekten de bir saat kaldım. Kalan saatlerde ise oradan uzaklaşacak gücü bulamadığım, dünya üzerinde orada olmaktan daha güzel bir yer bilemediğim, âşık ve hayran olduğum için kaldım.

Ha bir de, velileri gözlemledim. Öğrencilerini getiren velilerin çocuklarla ilgilenen özel eğitim öğretmenlerine bakışlarını gördüm. Ben böyle şükran dolu, böyle nasıl teşekkür edeceğini bilemeyen, bakışıyla dua eden insanlar gördüğümü hatırlamıyorum. Konuşmalarını duyamıyordum ama bakışları her şeyi anlatıyordu.

Okula gidip öğretmeni darbeden, onu yapmıyorsa bile “Senin maaşın benim vergilerimle ödeniyor” diyen yüz binlerce “normal” veli varken bu özel bağı öğrenci, veli, öğretmen arasında kurduran Allah’a şükürler olsun.

Bana yıllar önce “Beyefendi şunu hiçbir zaman unutmayın, sizin çocuğunuz hiçbir zaman normal bir çocuk olamayacak” diyen profesörü hatırladım. Ve ona verdiğim cevabı.

“Hocam normal çocuk dediğiniz birbirine çelme takan, birbirinin kafasını taşla yaran çocuklarsa ben çocuğumun normal bir çocuk olmasını zaten istemiyorum”.

Şimdi, bütün bunlardan sonra “normal” kavramı nasıl geliyor kulağınıza?

Ömer Ekinci'nin önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR