Bu haber, Emevi hanedanının son temsilcilerinden Emir Abdurrahman'ın, Abbasiler tarafından katledilmekten kaçarak Endülüs'te büyük bir devlet kurmasının destansı hikayesini anlatmaktadır.
Emir Abdurrahman, Emevi hanedanına yönelik Abbasilerin ihtilalinden sonra Şam'dan kaçarak uzun ve tehlikeli bir yolculukla Endülüs'e ulaşmıştır.
Kaçışı sırasında ailesini ve küçük oğlunu kaybetmiş, Fırat Nehri'ni yüzerek geçerken on üç yaşındaki kardeşinin Abbasiler tarafından öldürülmesine tanık olmuştur.
Kuzey Afrika'da yıllarca Berberî kabileleri arasında saklandıktan sonra, Endülüs'teki karışıklıktan faydalanarak 755'te Endülüs'e çıkmış ve halkın desteğini kazanmıştır.
Kurtuba yakınlarında Endülüs valisi Yusuf el-Fihrî'yi mağlup ederek Endülüs Emevî Devleti'ni kurmuş ve 32 yıl boyunca devleti yönetmiştir.
Devletin temellerini sağlamlaştırarak Kurtuba'yı ilim ve kültür merkezi haline getirmiş, imar faaliyetlerinde bulunmuş ve güçlü bir ordu kurmuştur.
Emir I. Abdurrahman, devlet kuruculuğu ve Müslüman kültürünü Avrupa'da kalıcı kılmasıyla önemli bir figür olarak anılır.
Emir Abdurrahman, Şam’da katliamdan kurtulup, film gibi bir serüvenle Endülüs’e ulaşmış, büyük bir medeniyetin temelini atmıştı.
Kurtuba’da ilk cuma hutbesinde minbere çıkan hatip, Emir Abdurrahman’ı anarken şöyle diyordu: “Şarkın sönmüş güneşi, garpta yeniden doğmuştur!”
Türk ve İslam tarihinde öyle hadiseler cereyan etmiş ve öyle şahsiyetler yaşamıştır ki, hepsi parlak birer roman ve film mevzuudur. Gelin görün ki çokları bunlardan haberdar bile değildir. Endülüs Emevî Devleti’nin kurucusu Emir Abdurrahman ve onun Şam’dan Endülüs’e uzanan destansı yolculuğu bunlara bir misaldir.
Bunun nefes kesici hayatına dair, Amerikalı yazar Anthony fon Eisen, 1964’te Le Prince d’Omeyya adında bir roman neşretmiş; Cellat Satırından Endülüs Tacına ismiyle Türkçe’ye de tercüme olunmuştur.
750 senesi, Emevî hanedanı için karanlık bir devrin başlangıcıydı. Abbasîler, ihtilalle iktidarı ele geçirmiş; sarayları ateşe verip hanedan mensuplarını teker teker ortadan kaldırıyordu. Kan ve hikmetle yazılan bu hikâyenin içinde henüz 19 yaşındaki bir genç, Emir Abdurrahman, ölümün gölgesinden sıyrılarak tarihe adını altın harflerle yazdıracak bir yolculuğa çıkıyordu.
Tehlikeli firar
Emir Abdurrahman bin Muaviye, Halife Hişâm’ın torunudur. Babasını erken kaybettiği için dedesinin himayesinde yetişti. Amcalarının ve kardeşlerinin Abbasî cellatlarınca gözleri önünde öldürülmesine şahit olan Abdurrahman firar macerasını şöyle anlatır:
“Abbasîler, evvela aman verdikleri halde, sonradan sözü bozup Emevî hanedanının ileri gelenlerini öldürmeye başladılar. Kaçıp, evvela Fırat nehri kenarındaki ormanlık bir köye gizlendik. Süvarilerin köyü kuşattığını ve her tarafa siyah Abbasi bayrağı asıldığını görünce, ailemi ve dört yaşındaki oğlumu bırakmaya mecbur kaldım. Paramı alarak kardeşim ve azatlı kölem Bedr ile beraber köyü terk ettik.
Bir arkadaşım binek ve azık buldu. Ama kölesi bizi süvarilere ihbar etti. Bunun üzerine üçümüz yaya kaçmaya başladık. Fırat kenarında bir bahçeye daldık. Buradan nehir kenarına ulaştık. Suya atlayıp yüzmeye başladık. Nehrin ortasına kadar yüzdük. On üç yaşındaki kardeşim daha fazla yüzmeye güç yetiremeyip, aman verileceğini duyunca geri döndü. Karşıya geçince, süvarilerin kardeşimi yakalayıp, hemen öldürdüklerini gördüm.
Kardeşimi de kaybetmenin acısını yüklenerek, yalnız başıma yoluma devam ettim. Ormana saklandım. Beni aramalarına son vermelerine kadar saklandığım yerden çıkmadım. Daha sonra garba gitmeye karar verdim. Uzun süren sıkıntılardan sonra Afrikiyye’ye ulaştım.”
Bu trajik ifadeler, genç prensin onun hayatta kalmak için ne kadar zorluklar yaşadığını gösterir.
Bir Hayalin Peşinde
Korkunç firarın ardından Emir Abdurrahman, Filistin ve Mısır yoluyla Arap dünyasının en uzak ucuna, Kuzey Afrika’ya doğru uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıktı. Yolda hem Abbasi ajanları hem de mahallî kabilelerin tehdidi altındaydı. Ancak zekâsı, diplomatik kabiliyeti ve soyunun verdiği karizma sayesinde birçok tehlikeyi atlattı.
Berberî kabileleri arasında yıllarca saklandı. Bir gün geri dönebilmenin, Emevî adını yeniden diriltebilmenin hayalini kurdu. Ama bunun için doğru yer Endülüs’tü.
Bu sırada Endülüs valisi, Yusuf el-Fihrî idi. Bunun Kuzey Afrika valisi olan babası, Emir Abdurrahman’ı yakalamak için çok sıkı tedbir almıştı. Fakat yakalayamadı. Emir Abdurrahman, annesinin hemşerisi olan Berberî kabilelerinden birine sığındı.
Emir Abdurrahman’ın amcası Ömer bin Abdülaziz zamanında fethedilen Endülüs, o sıralarda İslâm dünyasının en batıdaki ucu, ama aynı zamanda karışıklıklarla dolu bir vilayetti. Araplar, Berberîler ve mahallî valiler arasında iktidar nizası vardı. Emir Abdurrahman, bu karışıklıktan faydalanabileceğini gördü.
Kurtuba
Düşmanı yok etmeyiniz!
Bir yandan da Endülüs’teki Emevî taraftarlarıyla mektuplaşarak irtibat kurdu. Yanından hiç ayrılmayan azatlı kölesi Bedr, bu hususta yardımcı idi. Onu Endülüs’e gönderip zemini ayarladı. Nihayet 755’te Endülüs’e bir şehzade olarak değil, sürgün bir mülteci gibi çıktı. Ancak çok geçmeden halkın ve ordunun desteğini kazandı.
Üzerine yürüyen Endülüs valisi Yusuf el-Fihrî, Kurtuba yakınlarında mağlup oldu. Harbin başında Emir Abdurrahman askerlerine şöyle hitap etmişti: “Bugün, gelecek günlerin üzerine bina edileceği pek mühim bir gündür. Gelecek günler bizim için ya zillet ya izzet olacaktır. Öyleyse gönlünüzce olmayan şeylere (harbe) bir saat sabrederseniz, geri kalan ömrünüzün gönlünüzce olmasını elde edersiniz.”
Harbi kılıcıyla değil, stratejisiyle kazandı. Yusuf’a aman verip Gırnata’da oturmasına müsaade etti. Ama Yusuf, zaman kazanıp tekrar hücum etti, yine yenilip Afrika’ya kaçtı. Galibiyetin ardından Emir Abdurrahman ordusuna şöyle seslendi: “Sonradan dostluğunu ümit ettiğiniz düşmanlarınızı yok etmeyiniz. Daha fazla düşman olanlar için bırakınız.”
Zaferin ardından Kurtuba’ya girdiğinde artık, “Endülüs Emevî Devleti’nin Emiri” idi. Kurtuba’da ilk cuma hutbesinde minbere çıkan hatip, Emir Abdurrahman’ı anarken şöyle dedi: “Şarkın sönmüş güneşi, garpta yeniden doğmuştur.”
Emir Abdurrahman zamanında Müslüman dünyası
Bir Devlet, Bir Efsane
Emir I. Abdurrahman, Endülüs’e girişi sebebiyle ed-Dâhil (Giren) lakabıyla anılır. Künyesi Ebu’l-Mutarrif’tir. 32 sene boyunca Endülüs’ü idare etti. Halifelik iddiasında bulunmadı ama fiilen müstakil bir devlet kurdu. Arap ve Berberî gruplar arasındaki nizaları önledi. (Halife unvanını, torunu Emir III. Abdurrahman kullanacaktır.)
Anarşiye ve gevşek bir idareye alışmış olan mahallî valiler ve eşraf ona kolayca teslim olmadılar. Ama o sebatla mücadele ederek hepsini sindirdi ve merkezi otoriteyi tesis etti. Güçlü bir ordu kurdu. Frank Kralı Şarlman’ı bozguna uğrattı. Abbasî halifesi Mansur’un üzerine gönderdiği orduyu yendi. Şiî isyanlarıyla mücadele etti.
Kurtuba’ya payitaht yaptı. İdari işlerde mühim yenilikler yaptı ve divanlar topladı. Saraylar, camiler, köprüler ve su kanalları inşa ettirerek, şehirleşmeyi teşvik etti. Kurtuba Ulu Camii (Mezquita) inşaatı onun devrinde başladı. Kurduğu temel, ileride Kurtuba’nın bir ilim ve kültür başşehri olmasını temin edecektir.
Memlekette asayiş ve emniyet yerleşti. Ziraat ve sanayi inkişaf etti. Bir ticaret filosu kurarak, İstanbul’a kadar münasebetlere girişti. Şarktan zanaatkârlar ve âlimler getirterek ilim ve kültürü canlandırdı. İpekçilik ve seramikte ilerleme temin edildi.
Emir Abdurrahman, sadece bir devlet kurucusu değil; aynı zamanda Müslüman kültürünü Avrupa kıtasında kalıcı kılan bir figürdür. Kurduğu Endülüs Emevî Devleti, ileride Kurtuba Halifeliği’ne dönüşecek ve Avrupa Rönesans’ına giden yolda mühim rol oynayacaktır.
Endülüs Emiri Abdurrahman'ın macerası! Doğu'da sönüp Batı'da doğan güneş
Zorluk, insanı olgunlaştırır!
Emir Abdurrahman zeki, diplomatik, sabırlı ve stratejik bir liderdi. Lükse düşkün değildi. Sanat ve mimariye alaka duyardı. Çocukluğunda sarayda büyümesine rağmen, kaçış yıllarındaki zorluklar onu olgunlaştırmıştı.
Halka yumuşak ve adaletli davrandı. Fakirlere maaş bağlattı. Kendisiyle beraber olup yardım edenleri ihmal etmedi. Onlara ehemmiyetli makamlara getirdi.
Kendisinden bir şey isteyen askere şöyle cevap verdi: “Sözünü dinledik, ihtiyacını gidermeyi kabul ettik. Ancak bundan sonra, bir daha dileğini açığa vurarak insanlara yüz suyu dökme! Başına bir iş geldiğinde veya sıkıntıya düştüğünde, sizin de bizim de sahibimiz olan Allah’a dua et! Sonra bir pusula ile hacetini bize ulaştır! Biz bunu başkasına duyurmayız. Böylece düşmanların şamatasına fırsat verilmemiş olur.”
Bir ihtilalden ve katliamdan kurtulup, tehlikelerle dolu uzun bir yolculuktan sonra, hiç tanımadığı bir yerde düşmanlarını bertaraf ve karışıklıkları teskin ederek üç asır ayakta kalacak parlak bir devlet kurması, onun ne büyük bir şahsiyet olduğunu gösterir.
788’de 57 yaşında vefat etti. Yerine oğlu Hişâm geçti. Devlet, onun kurduğu sağlam temeller üzerinde büyümeye devam etti. Şam’dan Kurtuba’ya uzanan bu destansı yolculuk, tarihin en ilham verici hikâyelerinden biri olarak kaldı.
Emir Abdurrahman'a ait gümüş para
Popüler bir lider
Emir Abdurrahman, Kurtuba’ya yerleştikten sonra sarayının bahçesine Şam’dan getirttiği bir hurma fidanı diktirdi. Rivayet edilir ki, o ağaca bakar ve şöyle dermiş: “Sürgünde büyüyen ben, sürgünde yeşeren bu hurma gibi, ana vatanımdan uzak, ama köklerime sadığım!” Bu hurma ağacı, onun içindeki hasretin ve vatan sevgisinin bir sembolü olarak yıllarca anlatılmıştır.
Mekkârî, Nefhu’t-Tîb’de diyor ki: “Yumuşak huylu ve sabırlı idi. İlmi çok, isabetli ve çabuk kavrayışlı idi. Çok temkinli olup, hareketlerinde seri ve kararlarını tatbikte sert idi. İşlerinde istişare eder, ama işi başkasına bırakmazdı. Rahatına düşkün değildi. Cesur ve atılgan idi. Fakat fevri, taşkın hareketlerden uzaktı.
Edebiyata meraklı olup, bir şair ve hatip idi. Cömert, tatlı dilli ve güler yüzlüydü. Beyaz elbise giymeyi severdi. Cenazelerde bulunur, Cuma ve bayramlarda hutbe okurdu. Hastaları ziyaret eder, halkın arasına çıkıp, onlarla görüşür, dertlerini dinlerdi.
Dine riayetkârdı. Şarap için, ‘İnsan, aklını azaltacak değil, artıracak şeye muhtaçtır’ derdi. Kendisine hediye edilen çok güzel bir cariyeyi geri çevirip; ‘İşimle meşgul olup bunu ihmal etsem, haksızlık etmiş olurum. Bununla meşgul olsam, vazifemi aksatmış olurum’ demiştir.”
İspanya'nın Almunecar şehrinde Emir Abdurrahman heykeli
İyi ki aramızda deniz var!
Amansız rakibi Abbasî halifesi Mansur, ona “Sakru’l-Kureyş” (Kureyş’in Doğanı) diye isim takmış ve şöyle demiştir: “Bizim halimize hayret etmeyiniz! Bütün işlerinde yalnız ve tuttuğunu koparan Kureyşli gencin (Emir Abdurrahman’ın) hâlini düşününüz. O, çoluk çocuğunu ve bütün yakınlarını kaybetmişti. Kuvvetli bir azim ve üstün bir gayretle, bütün bu sıkıntılardan sıyrıldı. Kendisini tehlikelere attı. Yılmadan, korkmadan çok uzak adalara gitti.
Dehasıyla, düşmanlarını dize getirdi. Siyaseti ile, bir grubu yanına alarak diğerlerini sindirdi. İdareciliği sayesinde halkın gönlünü kazandı. Sevenleri itaat ederken, düşmanları boyun eğmek mecburiyetinde kaldılar. Düşmanlarını yendi, taraftarlarını korudu. Memleketini düşmanlara karşı muhafaza etti. Hem sevilen hem de korkulan bir kimse oldu. Kısacası, kendisini medhedeni yalancı çıkarmayan kahraman bir kişidir!”
Bir mecliste Mansur; “Kureyş’in en kahramanı kimdir?” diye sormuş, aldığı hiçbir cevabı beğenmeyerek şöyle söylemişti: “Denizi geçip, çölü aşarak yalnız başına yabancı bir memlekete giren, şehirler inşa eden, ordular toplayan, divanlar tertip eden, sebatı ve güzel idaresiyle büyük bir devlet kuran Abdurrahman bin Muaviye’dir.”
Abbasî şairi Mavsılî’nin dediği gibi, “El-fadlu mâ şehidet bihi’l-a’dâ!” (“Mert odur ki düşmanı onu methede!”) Mamafih Mansur şöyle demekten de kendisini alamamıştır: “Allah’a şükürler olsun ki, benimle onun arasında deniz bulunuyor!”