“Mecelle”nin 39. maddesinde “Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” yazar. Yâni zaman değişirse hükümler de değişir. Peki bu hükümler nedir? Ahkâm genel hükümler demektir. İnsana âit bütün kurallar, töreler, bâtıl inanışlar, giyim ve mekânlara dâir hükümler hep değişir. Fakat insanlıkta yer etmiş bâzı şeyleri değiştirmek hiç de kolay değildir.
Zaman her şeyi değiştiriyor. Madde değişiyor, insanlar değişiyor, kânunlar değişiyor. O hâlde değişimi inkâr etmek mümkün değil.
Zâten yaşadığımız âlem, âlem-i mümkinattır. Yâni bu âlemde her şeyin değişmesi mümkündür. Dolayısıyla bu âlemde arz ve semâvât arasında yaşayan bütün insan, hayvan, bitki, uzay cisimleri hepsi kendi mekânında değişiyor. Güneşte patlamalar oluyor, kara delikler oluşuyor, buzullar eriyor, milyarlarca sene önce yaratılan kayalar kumsallara dönüşüyor. Cenâb-ı zülcelâl ve tekaddes hazretleri kâinatı insan için tanzîm ettikten sonra Hazret-i Âdem ile insan neslini yaratıyor.
İlk insanlar bize gelen nakillerde daha uzun boylu ve daha uzun ömürlü oluyorlarmış. 1000 veya 2000 sene yaşayan peygamberlerden haberler veriliyor. Şimdi insan ömrü kısaldı, boylar eskisi gibi uzun değil
İLK İNSANLAR VE BARINAKLARI
Kur’ân-ı kerim taşları oyarak evler yapan Semud kavminden bahsediyor. Bunlar dağ ve kayaları oyarak barınacak mekânlar yapıyorlar. Bu mekânları ilkel olarak nitelemek pek mümkün değil. İlk insan da insandı, bu yüzden fıtrî olarak estetik duygusuna da sâhipti. Antik mezarlarda bulunan takılar ve süslü zırhlar bunlara delildir.
Trabzon’daki Sümela Manastırı 365-395 yılları arasında yapılıyor, görenler hayretler içinde kalıyor. Aslında bu yapı dünyâdan el çekmiş râhip ve râhibeler için yapılmış olmasına rağmen çok da estetiktir. Şehirden çok uzakta ve sarp kayalıklara oyulmuş bir şâhin yuvası gibidir.
Şimdiki modern insan yeni yapılarında evlerinin içine mağara düzeni veriyor.
BİR GARİP DUYGU: NOSTALJİ
Şimdiki insanlarda mâziye bir özlem var. Eski ne varsa kıymete bindi. Hâlbuki onlar geçmiş zamanları yaşamadılar. Atalarından duydukları ile geçmişi sanal bir plâto gibi kurguluyorlar.
Eski yapılar, eski tablolar, kapı kilitleri, koca koca anahtarlar, eski kaftanlar, sarıklar, eski yazma eserler, fermanlar, kassam defterleri koskoca Osmanlı tuğralarıyla en seküler evlerin başköşelerinde. Hiç okumadıkları yazma Kur’ân-ı kerim sedef kakmalı bir rahle üzerinde insanların övünç kaynakları. Kamış ve divitler, eski hokkalar, dedelerden kalma sedef kakmalı tabanca ve kılıçlar, gelen misâfirlerin gözlerine sokuluyor. Oturdukları yalılarda “Dedem sadrıa’zammış”, diye övdükleri Osmanlıya düşmanlıkları da devâm ediyor.
“Eskiye rağbet olsaydı bit (bat) pazarına nur yağardı” sözü eski eserler ve arkeoloji müzelerinde çürütülmüş durumda. Artık lüks mekânlarda bile iç mi’marlar klâsik art dekorlarıyla insanları yıllarca geriye götürüyorlar. Âvîzeler bile kandiller şeklinde. Aplik ve spot aydınlatmalar Sâdâbâd’dan kalma. Avrupa’da en göz alıcı mekânlar asırlık şato ve mâlikhâneler… Film piyasası da bunları kullanıyor.
İnsanlar modern teknoloji ile huzûru hiç yakalayamadılar. Bu yüzden mânevî hazzı yakaladıkları mâzîye sığınıyorlar. Selâhaddîn Pınar’ın seslendirdiği gibi “Beni de alın koynunuza ne olur hâtıralar.”
Evinde şamdan ve eski gaz lâmbalarını dekor olarak kullanan modern insan bir saatlik elektrik kesintisiyle âdetâ felç oluyor. En büyük sırdaşı bilgisayarı çalışmıyor. İnternet yok… Televizyon yok… Buz dolapları çalışmıyor… “Hadi mâziye dönelim” desek neler olur acabâ?
Hayat standartlarında merhale kaydetmiş ve rahatlamış insan bu hayâta çabuk alışır. Bu yüzden eski sıkıntılarını anmak bile istemez. O hâlde zamâna uymak bir mecbûriyettir. Yâni zaman sâbit değilse insan da sâbit olamaz.
“Mecelle”nin 39. maddesinde “Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” yazar. Yâni zaman değişirse hükümler de değişir. Peki bu hükümler nedir? Ahkâm genel hükümler demektir. İnsana âit bütün kurallar, töreler, bâtıl inanışlar, giyim ve mekânlara dâir hükümler hep değişir. Fakat insanlıkta yer etmiş bâzı şeyleri değiştirmek hiç de kolay değildir. İlkel töreler, ilkel dinler hâlâ varlıklarını koruyabiliyorlar. Beşerî din ilkelliğine son veren ilâhî dinler de bunları engelleyememiş. Bu durumda ilâhî dinler moderniteyi, ilkel ve beşerî dinler ise sapık mâzîyi teşkil ediyorlar.
Peki “Mecelle”ye göre değişmesi gereken ahkâm nedir. Meselâ asırlarca önce inmiş olan ahkâm-ı İslâmiyyeyi de değiştirmek mi lâzım? Veyâ Hristiyanlık ve Mûsevîliği de değiştirmek de bu kural içinde midir?
Şurasını hemen açıklamakta fayda vardır. İncil-i şerif dört ana kitaba ve Tevrat da Talmud’a dönüştürülerek sun’î tegayyüre uğratılmış, yâni aslından başka bir şekle dönüşmüşlerdir.
Peki Kur’ân-ı kerim neden değişmedi? Çünkü va’d-i Hak vardır: “Şüphesiz zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik, onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hic-9. âyet)
Aslında dînimiz ahkâm ve esrâr diye iki ana kola ayrılırken, ahkâm-ı Kur’âniyye de amel ve îtikâd hükümlerini bildirir. Âyât-ı muhkemeler ma’rûf veyâ münker olan hükümlerdir. Bunlar âdet hükmünde olmadığı için hiç değişmezler. Haramlar, helâller, farzlar (ve bâzı vâcib hükümler) Efendimiz’den beri değişmeden bize intikâl etmiştir. Bunlara ahkâm-ı Şer’iyye dahi denir.
EKALL VE EKSER HÜKÜMLERİ NEDİR?
“Vâcibdür ki ekall uya eksere” Bu ibâre fıkıh literatüründe bir kâidedir. Veyâ bunun gibi “Ekser içün hükm-i küll vardır.” Bu da fıkhın önemli kurallarından birisidir.
Peki, yaşadığımız yer bir Hristiyan ülkesi ise onlar burada ekser yâni çoğunluktadır. Biz bunlara nasıl ve nerede uyacağız? Kural açık: Allâh’a isyanda kula itâat edilmez. Bu durumda onların âdet olan bid’atlerine uyarız. Yaşayışta geçerli olan beşerî kânunlarına da uyarız. Ama ahkâm-i dîniyye ve şer’-i şerîfe mugâyir olan âdet hükmünden çıkıp harâma ve günâha sebep oluyorsa bunlara uymayız. Fitne çıkarıp kâfir devlete de isyân edemeyiz. Çünkü Müslüman günah işleyip Allâhü te’âlâya, suç işleyip devlete isyân etmez; zîrâ o ülkede barınıyoruz. Maîşetimizi te’mîn ediyoruz. Devletin koruması altında emîn olarak yaşıyoruz.
Sofrada yemek yemek, bütün teknolojik âletleri kullanmak, onların hastahânelerinde tedâvî olmak, bunlar yapılabilir şeylerdir. Çünkü bunların hepsi âdette bid’attir. Batılı kıyâfetleri giymekte de bir mahzur yoktur. Yeter ki küfür alâmeti olan büt, zünnâr ve tersâyî kullanmayalım. Özellikle tersâyîyi iyi bilmek lâzımdır. Münâkaşası dahi bâtıldır.
İBÂDETLERDE DEĞİŞME OLUR MU?
İbâdetler âdet olmayıp emr-i ilâhî olduğu için bunlarda tebeddülât ve tegayyürât (değiştirme ve başkalaştırma) mümkün değildir. Yâni onların hiçbir hükmünü hiçbir şekilde değiştiremezsiniz. Yalnız haraç yâni ibâdetlerin yapılmasında sıhhat veyâ can tehlikesi olanlarda “ez-zarûrâti tubîhü’l-mahzûrât” Yâni zarûretler bâzı yasakları mübah kılar. Bu da Rabb’imizin bize lûtfettiği ruhsatlardandır.
Meselâ namâzın gerek vakitleri gerekse îfâ şekilleri zamâna göre değişir mi? Dînimizde namazdan daha önemli bir şey yoktur. Bununla berâber İslâm’ın amel yelpâzesinde var olan hiçbir şeyin aslını değiştiremeyiz. Kezâ îmân da böyledir.
Namaz ve zekât, Kitâb’ımızda hep berâber zikredilmiştir. Hazret-i Âdem’den beri tevhîd akîdesi hep aynıdır. Namâzın zaman ve kılınış esasları Mi’râc-ı güzînde belirlenmiş olsa da peygamberler de hep namaz kılmışlardır. Delilleri Kitâb’ımızda sâbittir.
Meryem sûresi 55. âyet’te (Hazret-İsmâil) âilesine namazı ve zekâtı emretti.
Hazret-i Mûsâ’ya Tâhâ Sûresi 14. âyet’te şöyle buyurulmuş: “Şüphesiz ben Allâh’ım, benden başka ilâh yoktur. Beni anmak için namazı dosdoğru kıl.”
Hazret-i Îsâ’ya namazın farz kılındığı Meryem sûresi 31. âyet’te belirtilmiştir: “(Allâh) yaşadığım müddetçe bana namâzı ve zekâtı emretti.”
Ayrıca Tâhâ sûresi 132. âyet’te de (“Yâ Muhammed) âilene namâzı emret, sen de onda sabırla namazında mukîm ol” şeklinde açıklanmıştır.
Yâni görüldüğü üzere namâzın ne vakitleri ne de rek’atleri değiştirilemez. 12 Eylül 1980’den sonra oruç temkin vakitleri ile namaz vakitlerinde oynamalar oldu. Müslümanların bunlara dikkat etmesi gerekmektedir.
Kubbeli ve kümbetli câmi, mescid ve türbelerin yapılması, câmîlere Allâh celle celâlüh, Muhammed aleyhisselâmın ve Râşid Halîfelerin adlarının veyâ âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerin yazılması da câizdir.
Zâten Selçuklu ve Osmanlı ulemâsı yasaklamadığı için bunlar mümkün mesâbesindedir. Yâni dîni değiştirme çabası yoktur.
Vehhâbîlerin bu konudaki müfrit fikirlerine îtibâr edilmemesi gerekmektedir.
SÜNNÎ HILÂFET’İN BAŞINA GELENLER
İslâmî kabûl edilen üç dâirede Sünnî, Şi’î ve Vehhâbi inanışları bulunmaktadır. Türk devletleri ekseriyetle Ehl-i sünnet îtikâdı dâiresinde bulunmuşlardır. Gerek Osmanlı gerekse Selçuklu devletleri hep Ehl-i sünnettir. Bu 10. asırla başlayan Karahanlı Devleti’nden beri böyledir. Fakat 1908’lerde bu Osmanlı kalesi yıkılmak istendi.
Tahrîbat önce 508 yıllık Abbâsî hılâfeti’nin Hülâgü ile yıkılmasıyla başladı. O zaman en büyük iki ilim şehri Şam ve Bağdat’tı; Bağdat Moğollar elinde vîrân oldu ve kütüphâneleri yerle bir edildi. Yakılan kitapların sayısı bile belli değildir. Bu kitaplar içinde hem din hem de pozitif bilim kitapları vardı.
Endülüs Emevî Devleti Sünnî mahallî Hılâfet merkeziydi; İspanyollar Müslümanları katlederek Rönesans’ın temeli olan ilmî eserleri yaktılar.
İşin garip tarafı bizde de 20. asır ilk çeyreğinde ve sonrasında binlerce kitap yakılmadı veyâ yasaklanmadı mı?
Necdîler Mekke’yi harâb edip haccı yasakladılar. Bizde de bir dönem Hac yasaklanmadı mı? Bunları ne ile te’vîl edeceğiz?
Muhammed Abduh, Reşîd Rızâ, Cemâleddîn Efgânî, Hamîdullâh ve Seyyid Kutub Kur’ân-ı kerîmi kendilerine göre tev’vîl ve tefsîr edip Ehl-i sünnet îtikâdını tahrîb ve tağyir etmediler mi?
Bizde de bunların yansımaları olmadı mı?
12 Eylül Darbesi ve 28 Şubat trajedisi ile türeyen din adamları, medya “show-man”leri namaza “baş belâsı” demediler mi? Kazâ namâzını inkâr etmediler mi? Hindiden de kurban olur demediler mi? Tesettür yoktur, o câriye örtüsüdür demediler mi?
Aslında bugün Anayasayı tebdîl ve tagyîr etmek ve buna tevessül etmek en ağır cezâyı gerektirir. Ey birilerine hizmet eden din adamları, siz Allâh’ın emirlerini, Kitâb’ımızı tebdîl ve tagyîr etmiyor musunuz?
Şimdi bâzı din dersleri ve bir saatlik Osmanlı Türkçesi ile yara sarmaya çalışan iyi niyetli insanlar var. Fakat Osmanlıca bir elif ba mes’elesi değildir. O, Mukaddes topraklardan esen rüzgârın, Pâyitaht İstanbul kültürü ile karışmış muazzam bir sunumdur. Onu geri getirmek mümkün mü? Ba’de harâbi’l-Basra (İş işten geçti) Yine de bâzı şeyler kaybedilse bile birtakım iyi şeylere sâhip olmayı da küçümsemeyelim.
Şimdi yapılan çok güzel câmilerimiz içimizi ısıtıyor. Fakat Osmanlı ve Selçuklu zamânında yapılmış bir mahalle mescidinin rûhânî feyiz ve bereketini bunlarda bulamayız. Bir Asmalı Mescid’in, bir Kumrulu Mescid’in, Kütahya’daki Dönenler Tekkesi ve Mescidi’nin, Arvas’taki yüzyıllar önce yapılmış, Abdülhakîm Efendi’nin (kuddise sırruh) i’tikâfa çekildiği o eski yapılardaki ma’nevî hazzın özelliği o devrin saf îmânı ile bizde kurulan rûhî bağdan gelmektedir. Yeni yapılan modern mîmârî câmileri bir tuhaf. Dıştan bakınca câmi imajı yok; minâreler tirbuşon gibi. Aslını değiştirmeyin!
Âsumâne ser çeken minârelerimizde “Allâhü ekber” nidâları duyulunca dedeler, neneler bebeler bile “Azîz Allâh celle celâlühü” derlerdi. Acaba bu mübârek ezan “Tanrı uludur” dendiğinde bunu ezan telâkkî eden bir Müslüman olmuş mudur? Bu değişmeler ne ile bağdaştırılır?
NE DEĞİŞTİ NE KAYBETTİK, NEYİ ARIYORUZ?
Osmanlı şer’iyye sicillerini bir hayli karıştırdım. Kadın veyâ sıbyân cinâyetlerine rastlamadım. Belki nâdirdir. Zamânımızda bu cinâyetler vak’a-yı âdiyeden sayılıyor. Gün geçmiyor ki kadınlar, çocuklar katledilmesin. Okullara evlâtlarını gönderen anne ve babalar onları bir çatışma ortamına gönderir gibi tedirginler.
Bir mâzîye bakın! Önceleri bunları düşünmek bile mümkün değildi. Alın size Batı modeli eğitim. Neden şikâyet ediyoruz?
Her şeyi sosyal medyaya yükleyerek temize çıkamayız. Esas çözüm çocuklarımıza dînî ve ma’nevî değerleri vermektir.
Kızlı erkekli genç ergenler ellerinde sigaralar ve bira şişeleri ile gezerken senin çocuğunu hangi psikolog kurtarabilir? Okul önleri madde satanların yuvaları olmuş. Anne baba alkolik, madde kullanıyor, ondan sonra da çocuk suçlanıyor. Yok öyle temize çıkmak!
Dünyâya istemediğimiz yeni bir düzen getirmeye çalışılıyor.
“Bundan sonra bizi cendereye sokup sürüleştirmek isteyenler “ilmî devlet” sloganına sarılacaklardır. B. Russel’den yararlanarak “Yeni Dünyâ” adlı kitabı yazan A. Huxsley soğuk bir şaka yapmaktadır. İlim, insanı bir istihsâl ve îmâl konusu yapmak onu belirli kalıplara uydurarak ve şartlandırarak robotlaştırmak için tehlikeli bir vâsıta hâline getirilmek üzeredir.” (Seyyid Ahmed Arvâsî, Kendini Arayan İnsan)
“Dün insanı sürüleştirmek isteyenler “din”lerden daha sonrakiler felsefî doktrinlerden yardım beklemişlerdi. Bugün ise insanı sürüleştirmek isteyenler “ilim ve teknolojiden” hizmet ve yardım ummaktadırlar.” (Kendini Arayan İnsan age. S 137)
İnsanımızı bilim uğruna ruhsuz bir robot yaparsak merhamet ve şefkat duygusunu da kaybederiz. Din ve ahlâk bunun tek ilâcıdır.
Unutmayalım Risâlet-penâh Efendimiz’in buyurduğu gibi “Hikmetlerin başı Allâh korkusudur.
Ne demiş atalarımız: “Kork Allah’tan korkmayandan.”
İşte biz esas değişimi Allahü te’âlâ’yı ve Efendimiz’i unutturmakla yaşadık.

