Modern bilim hangi boyutlara vardıysa da ilmin sonsuzluğu karşısında ummandan sâdece bir damla almıştır. Ay, bizden sâdece 384.000 km uzaktadır. Tamam Ay’a gidildi; bu büyük bir başarıdır. Yine unutulmasın ki henüz yaratıldığından beri ışınları Dünyâ’ya ulaşmayan yıldızlar olduğunu düşünürsek, daha ne kadar yolumuz olduğunu ve kozmik denklemin aslâ tam olarak çözülemeyeceğini de anlamalıyız.
Yıllardır tartışılan bir konu: Kâinat ve dünyâmız kaç yaşında? Bilim dünyâsını yıllarca meşgûl eden bir soru. Normaldir; insanoğlu mütecessistir, yâni her şeyi merakla araştırır. Bunun yanında aynı merakla araştırılan bir konu da ilk insan ve ona âit anatomik bulgular. Hâl-i hâzırda kâinâtın oluşumu milyar yıllarla dillendiriliyor. İlk insanın yaratılışından zamanımıza ne kadar zaman geçmiştir? Bulgulardan insan anatomisi ile primatlar arasında akrabâlık, aynı soydan gelme gibi bir sürü teori üretiliyor.
ESKİ DEHRİYYUNLAR YENİ ATEİSTLER
Eski zamanlardan beri bilim ve dînin birbirini yalanlayan iki veri olduğu tartışıldı. Tabîî ki felsefî ekoller bunlara öncülük etti. Bilimin objektifliği zırhı dîni öteliyordu. Şimdiki modern bilim mistikleri hiç düşünmeden bilimin şaşmazlığını savundular. Ateist ve modern din mistikleri ilâhî kitapları hiç îtibâra almadılar.
İlk insanların 3-4 milyon yıl önce yaşadığını savunan modern materyalistler bâzı kafataslarına göre insanlara ömür biçtiler. Bu modern ilim mistikleri yıllarca insanların primatlardan geldiğine bâtıl bir inançla sarıldılar. Hâlbuki bu antropologların yıllarca savundukları bir teoridir; bir postüladır. Lâtince postülatüm talep edilen kabûl edilmesi gereken şey anlamındadır. Meselâ matematikte iki noktadan bir doğru geçer ifâdesi klasik geometride bir postüladır. Bu ifâde eksiktir. İki nokta aynı noktaysa (çakışıksa) o noktadan sonsuz sayıda doğru geçebilir.
Yıllarca atomun bölünmezliği doğru olarak kabûl edildi ama atom parçalanıverdi. Yâni bilim devamlı tekâmül edebilen bir olgudur; dünkü doğru bugün yanlış olabilir.
Hiçbir akıllı insan modern fen bilimlerini inkâr etmez, hiçbir Müslüman modern bilimi ile dînin ters düştüğüne inanmaz. Daha önemlisi de Kur’ân-ı kerîmin her olayını modern fen ile örtüştürmeye çalışmaz. O kitap ne bir tıp ne bir astronomi ne de bir iktisat kitabıdır. Kuantum kaderdir, nâr-ı cahîm soğutuculardaki buzlanma ile elektrik akımını bağdaştırıp onu “soğuk cehennem” ile ifâde etmeler veyâ buna benzer yaklaşımlar îman zaafının eseridir.
Bir defâ şunu bilelim: İnsanlar modern bilim gururlanmasıyla “Her şeyi bilirim” tavrından vazgeçmelidir. Çünkü Rabb’imiz Bakara sûresi 30-216 vb. âyetlerinde “Allah bilir, siz bilmezsiniz” buyuruyor.
Bunun yanında Rabb’imiz insana verilen akıl ve üst seviyelerdeki elde ettiği ilmi överken “Şüphesiz Allah’tan en çok haşyete kapılan ve ittikâ eden ancak âlimlerdir” diyor. Âlimin mürekkebinin şehîdin kanından üstün olduğunu belirten bu din hiç ilmi inkâr eder mi?
İLMİN SONSUZLUĞU
Modern bilim hangi boyutlara vardıysa da ilmin sonsuzluğu karşısında ummandan sâdece bir damla almıştır.
Ay, gezegenimizden sâdece 384.000 km uzaktadır. Tamam Ay’a gidildi; bu büyük bir başarıdır. Yine unutulmasın ki henüz yaratıldığından beri ışınları Dünyâ’ya ulaşmayan yıldızlar olduğunu düşünürsek, daha ne kadar yolumuz olduğunu ve kozmik denklemin aslâ tam olarak çözülemeyeceğini de anlamalıyız.
Ay’a ilk ulaşan Sovyet astronot Gagarin “Uzayda Allâh’ı aradım, ama göremedim” demişti. Fir’avun da “Bana çok yüksek bir kule yapın, Musâ’nın Tanrı’sına ulaşayım” diyordu. Bu ikisi arasında da bir fark yoktur. Buna rağmen hem Gagarin hem de Fir’avun Allâh’ın varlığını kabûl etmeseler onu aramazlardı! İçlerinde izâle edemedikleri bir Allâh olduğunu zımnen (dolaylı olarak) kabûl ediyorlar. Bunlar bile ateistlerden bir adım pozitif göstergedeler.
Kâinatta hiçbir şey tesâdüf değil, büyük yaratıcı olan Hallâk-ı zülcelâl hazretlerinin sonsuz irâdesi ile meydana gelmiştir.
Kâinatta dört temel kuvvetin oluşması büyük bir hikmete mebnidir: “Eğer kütlesel çekim kuvveti daha zayıf olsaydı, genişleme o kadar hızlı olurdu ki, hiçbir galaksi oluşmaz, galaksiler yoksa yıldızlar, yıldızlar yoksa ağır atomlar, ağır atomlar yoksa karmaşıklık da olmazdı. Burada karmaşıklıktan anlatılan kaostur. Kaos İbni Sînâ’nın dediği heyûlâ değildir. Zîrâ heyûlâ Yunanca asıllı ‘hyle’ yâni biçim kazanmamış ilk madde demektir. Aristo felsefesinin de temelini oluşturur. İbni Sînâ bunu ilk varlık olarak kabûl etmekle Allâh’ın Kıdem sıfatını inkâr etmiş olur. Hâlbuki Âkif Paşa’nın “Adem Kasîdesi”nde belirttiği gibi “Yok dedikçe vâr olur yok mu garâbet bunda/// Nâm-ı hestî mi nedir hall-i muammâ-yı ‘adem. (Yok dedikçe ortaya varlık çıkıyor, bunda bir gariplik yok mu? Yoksa varlığın adı bu bilmecenin adı mıdır?) Mutlak vücûd varsa adem-i mutlak olamaz. Ayrıca “Big Bang”in yüksek sıcaklıklarına yeniden kavuşan evren tekrâr hızlı bir biçimde kendi üstüne kapanırdı. Kütle çekim (yer çekimi) sâbiti şimdikinden biraz daha fazla olsaydı yıldızların oluşumu daha kısa sürede gerçekleşerek ve uzaydan en küçük yıldızın dahi kütlesi bizim güneşimizden en az 1,4 kat büyüklüğünde olacaktı. Hâlbuki hayat için ancak bizim güneşimizin küçüklüğünde yıldızlara ihtiyaç olurdu. Neml ûresi 20’de meâlen “Her şeyi sapsağlam yapan Allâh’ın işidir” buyurur Rabb’imiz. (Ahmet Musaoğlu, Kendiliğinden oluşa inanmak, Yaratılışın altı günü)
Mülk sûresi 4. âyette kâinattaki her şeyin düzeni ve yaratılıştaki kusursuzluk vurgulanır: “Kâinattakileri inceleyen gözler defâlarca baksalar bir eksiklik bulamaz. Gözler yorgun ve âciz bir şekilde geri döner.” Zîrâ kâinatta bir eksiklik ve kusur aslâ söz konusu bile olamaz. Çünkü “Âlem-i halkı ve Âlem-i emri yaratan Hallâk-ı zülcelâl hazretleri bütün eksik ve kusurlardan münezzehtir.
Ziyâ Paşa’nın dediği gibi “Sübhâne men tehayyere fî sun’ihi’l-ukûl /// Sübhâne men bi kudretihî ya’cizü’l-fuhûl. (Eserleriyle akılları hayrete düşüren, kudretiyle idrâkleri âciz bırakan Allâh’ı tesbîh ederim) Bütün bu kudret ve irâdenin tek şifresi “ve hüve ‘alâ külli şey’in kadîr”dir. Söz budur gerisi boştur.
AY VE GÜNEŞ
Uzay bilimleri ile uğraşanlar Ay’ın yüzeyinin yansıtıcı bir tabaka ile kaplandığı güneş ışınlarını yansıttığını belirtiyorlar. Ay ısı ve ışık kaynağı değildir. Kur’ân-ı kerîmde Yüce Mevlâ “Biz dünyâ göğünü de kandillerle donattık” (Fussilet 41-12) buyuruyor. “Üstüne yedi sağlam gök binâ ettik. İçlerine pırıl pırıl ışıldayan (Güneş) astık.” (Nebe sûresi 78- 12,13) “Ay’ı içlerinde bir nur kıldı, Güneş’i de bir kandil” (Nûh sûresi 7- 16). Bu âyette Güneş için “sirâc” (lâmba) veyâ “vehhâc” (parlayan) yanıp tutuşan kelimeleri kullanılmıştır. Ay için de “münîr” (aydınlatıcı, ışıklı) kavramı içinde nükleer reaksiyonlar sonucunda bir ışık üretirken, Ay sâdece güneşten aldığı ışığı yansıtmaktadır. Birisi bir ışık kaynağı, öbürü ise ışık yansıtan bir cisimdir.” (Yaratılışın Altı Günü, age)
Eğer modern bilimlerle uğraşanlar Kitâb-ı güzînimizde zaman bilimlerine ters düşen bir noktacık bile görseler neler neler demezlerdi. Göklere ve âleme bakan gözler defâlarca baksalar bile hüsranla eğilmek zorunda kalıyorlar.
Diğer ilgi çekici ifâdeye gelince Mülk sûresi 3. âyette, Nebe Sûresi 12. âyette ve Talak sûresi 12. âyette yedi kat gökten (seb’a semâvât) bahis vardır. Bunlar modern bilimlerde de böyle bildiriliyor:
1-Troposfer, yeryüzünün en yalın katmanı, olaylar hep burada gerçekleşir.
2-Stratosfer, ozon tabakasının büyük bir kısmını içerir.
3-Mezosfer, gök taşlarının çoğu bu katmanda yanar.
4-Termosfer, sıcaklığın çok yükseldiği katmandır.
5-İyonosfer, radyo dalgalarını yansıtan iyonlaşmış gazların bulunduğu bölgedir.
6-Ekzosfer, atmosferin uzaya geçiş yaptığı en dış katman.
7-Manyetosfer, manyetik alanın etkili olduğu, güneşten gelen yüklü parçacıklara karşı koruyucu bölge.
Bâzı görüşlerde de bunun evrendeki farklı boyutlar, galaksiler veyâ katmanlar veyâ bâzıları da atmosferin katmanları olarak yorumlar.
Şimdi bütün bunlardan çıkan soru şu: Bizim bütün deney ve araştırmalarımızla kâinâtın ölçülebilir kısmından ne kadarına sâhibiz? Meselâ toprak altı ve uzayda inanılmaz sonuçlara varan insanlar zannediyorlar ki çözülmedik sır kalmayacak. Gerçi 100 sene evvelki kâinat sırlarında akıl almaz boyutlara ulaşılması insanlığı böyle düşüncelere sevk ediyor.
Ey insanoğlu, sakın bu geniş ve sonsuz sandığın dünyâ ilmin seni kandırmasın. Ne diyor Rabb’imiz: “Dünyâ hayâtı boş bir geçinmeden ve aldatmacadan ibârettir.” (Âli İmrân 185)
Aslında gurur aldanmak, aldatmak demektir. Bu dünyâ âlemi sizi aldatmasın Her şeye sâhip olabiliriz zannetme! Toprak altında ulaşılmadık yer bırakmadın SİAL, SİMA, NİFE magma… 2000 metreden sondajla çıkarılan petrol ve yeraltı zenginlikleri… Peki, ey insan toprağın bir metre altındaki kabir âleminden ufacık bir bilgiye sâhip misin? O dünyâda gibi görülen bir karış toprak altında ne kıyâmetler kopuyor? Sorgu sual meleklerini duyabiliyor musun? Bunlara âit bütün teknik elemanlarını kullansan da bir nebze bilgiye sâhip olabilir misin? Neden? Çünkü orası âlem-i berzahtır. Madde olarak dünyâya âit, ama esrâr-ı Rabbâniyye sınırlarına dâhildir. Madde âlem-i halk’tan ama rûh âlem-i emr’dendir. Kabri açıp cesedi adlî tıbba götürüp ölçüp biçersin. Çünkü bedenin hesap âlemine yâni âlem-i mümkinâta âittir. Ama rûha nüfûzumuz aslâ ve kat’â mümkün değildir.
Rabb’imiz, Efendimiz’e bile “Size ruhtan fazla bilgi verilmedi” diyor.
Ama ister inanın ister inanmayın, bir gün elbet bilecek ve göreceksiniz! Tekâsür sûresinde Rabb’imiz “Öyle değil, ileride bileceksiniz. Sonra yine öyle değil ileride bileceksiniz. Öyle değil kesin olarak bilseniz. Ant olsun ki cehennemi mutlaka göreceksiniz” buyuruyor. Evvelâ bilgi: O nereden? Kitâb’ımız ve Efendimiz’den. Yani evvelâ ilmel yakîn, ama sonra aynel yakîn… Yâni gözünüzle göreceksiniz. Sonra bütün sırlar âyân olacak ve hakkal yakîn olarak cennet ve cehennemi yaşayacağız. İnsanların çoğu inanmadığı için ısrarla “O inanmadığınız cehennemi de göreceksiniz” diyor. Müthiş bir uyarı!
KLONLAMA YARATMA MIDIR?
Klonlama temel olarak bir canlının kopyasını üretme işlemidir. Genetik bir uygulamadır. Bir hücrenin çekirdeği alınır ve çekirdeği çıkarılmış başka bir yumurta hücresine yerleştirilir. Bu hücre daha sonra bölünerek yeni bir organizma oluşturur. Sonuçta genetik materyal kaynak yeni oluşumla aynı olur. Şimdi burada mühim nokta şu: “Temel olarak bir hücrenin çekirdeği alınır ve bir başka yumurta hücresine yerleştirilir.” Nerede bunun bağımsız yaratılması? Alınan temel madde hücre çekirdeği. Yâni asıl etken yaratılmış bir hücre. Şimdi buna kopyalama da deniliyor. Aslı olmayan bir şeyin kopyası, başka nüshası olur mu? Her canlı zâten hücreden çoğalır. “Omnis cellula a cellula”. O zaman iddiânızda sâbitseniz önce orijinal bir hücre meydana getirin. Getirin de sizin yeni hücreniz temel materyal olsun.
Bilim kalp kapağı, yapay yutak, yapay kalp, dışta taşınabilen kalp yapıyor. Bunların hepsi aslî organların yardımcı aparatlarıdır.
HER ŞEY HESAP ÜZERİNEDİR...
Hiçbir şey tesâdüf değildir. “Her şey bir hesap üzerinedir” buyuruyor Rabb’imiz Rahman sûresi ve Kamer sûresinde.
“Eğer arz (dünyâ) canlılar için döşek yapılmamış ve dönme eksenini yörünge düzlemine göre 21.5 derecelik eğik ortaya çıkmamış olsaydı (neler olurdu?)
Eğer arzın eğikliği 23,5 derece değil de 25 derece olsaydı, kutuplardaki buzlar birkaç asırda erir ve bütün denizleri buz kaplardı. Eğer eğiklik 22 derece olsaydı kutuplardaki buzlar Avrupa’yı tamamen kaplar arzın yalnız ekvatora yakın bölgelerinde hayât imkânı olurdu… Eğer arz bir günde 24 saatte değil 30 saatte tamamlasaydı, öyle şiddetli rüzgârlar esecekti ki dünyâmız, canlılar için “lânetlenmiş” bir fırtına çölüne dönecekti. Aksine dünyâmız günü 24 saatte eğil de 20 saatte tamamlasaydı bitkilerin büyük bir kısmı biyolojik hayâtını tamamlayamayacak kuraklık içinde kıvranacaklardı. (Yaratılışın altı günü, age)
Yâni biz koruyucu bir tavan altında Rabb’imizin lütfuyla rahat yaşayabiliyoruz.
Yine Rabb’imiz “Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık” (Enbiyâ 71, 32) buyuruyor.
İşte size aklın alamayacağı büyük hesâbın hikmeti… Öyle saatlerce teleskoplarla gök cisimlerine bakıp bu heybet ve hikmet karşısında diz çöküp secde etmiyorsan, Ziyâ Paşa’nın dediği gibi: “Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim ///Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde” (Nice acemi müneccimler gökte yıldız ararken yolunun üzerindeki kuyuyu görmezler.)
ÇÖZÜM ÖLÜMLE BAŞLAR
Merakların giderilmesi âlem-i halkta mümkün gibi görünmüyor. Âlem-i hakîykate intikâl etmeden bu sırlar bizim aklımızın çok ama çok fevkınde. Gene Ziyâ Paşa’nın dediği gibi: “İdrâki meâli bu küçük akla gerekmez /// Zîrâ bu terâzû bu kadar sıkleti çekmez.”
Evet âlimsin, mütefenninsin, zekîsin ama orada biraz duracaksın. “Siz bilmezsiniz Allah bilir” kelâm-ı ilâhîsine boyun eğeceksin. İstersen de aksini iddiâ et!
İlim Rabb’imizin uhdesinde. Ey insan, onun sana verdiği akla ve ilme şükret ve haddini bil!

