Târih yalan söylemediğine göre hangi târihçiler neden yalan söylediler? Tuhaftır, yabancı kaynaklara neden bu kadar îtibâr ediliyor? Özellikle 1908’den sonra hakîkat zincirleri neden koparıldı?
Târihin aydınlık gibi görünen karanlık sayfaları 1908-1920 ve sonrası yayınlanan hâtırat türü kitaplar, belgelerin bir kısmı, saklanan gerçekler insanımızı hep şüpheci yaptı. Târih yalan söylemediğine göre hangi târihçiler neden yalan söylediler? Tuhaftır, yabancı kaynaklara neden bu kadar îtibâr ediliyor? Özellikle 1908’den sonra hakîkat zincirleri neden koparıldı? En mühimmi de arşivler yıllardır neden gizlendi? Sonradan açılan bâzı arşivler milleti tam tatmîn etti mi? Harf İnkılâbı ile yaşanan süreç sonrasında evrâk-ı mühimmenin (önemli yazılı belgeler) bir kısmı nasıl ve niçin imhâ edildi?
Yabancı yazarların Osmanlı Târihine âit kitaplarına neden çok inanıldı? Hepsi doğru muydu?
Yabancı kaynaklardan bazıları
İngilizlerden Bernard Lewis, Andrew Mango, Lord Kinross, Arnold Toynbee,
Amerikalılardan Stanford J. Shaw, Carter V. Findley, Justin Mc Carty,
Almanlardan Klaus Kreiser, Maurus Reinkowski,
Fransızlardan Georgion, Paul Dumant, Jean Paul Roux, Eric J. Zurcher daha akademik ve İTC ile Cumhûriyet arasında sürekliliğe odaklanıyor. Tesbit ve yönelimle doğruya yakın.
Feroz Ahmed ise İTC ve Cumhûriyet’in kuruluşunu sosyal ve siyâsî boyutlarıyla inceler. Kaynak ağırlıklıdır. Eleştirileri yumuşaktır.
Bernard Lewis modernleşme sürecini daha olumlu değerlendiriyor.
Batılı yazarlar elbette yeni Türk Cumhûriyeti’ni kendilerine daha yakın buluyorlardı. Hılâfeti ve saltanâtı öven modern bir Batılı yazar görmek çok zordur.
Anderw Mango ve Lord Kinross Atatürk’ü ve devrimleri yerli yazarlardan çok daha fazla överler.
Francois, Georgion, Cartey V. Findley daha dengeli bir yaklaşım sergilerler.
Osmanlı Paşa ve yazarları neler demiş neler yazmışlar?
Özellikle 1908 ve sonrasında ve daha da önemlisi 1920’den sonra Osmanlı kalemleri neler yazmışlar, hangilerini 1950’den evvel bastırabilmişler; esas mes’ele de budur…
Ahmed İzzet Paşa’nın “Feryâdım”, Kâzım Karabekir’in “İstiklâl Harbimiz”, Ali Fuad Cebesoy’un “Millî Mücâdele Hâtıraları” Rauf Orbay’ın “Hâtıraları” ve “ Cehennem Değirmeni” Bu eser Cumhûriyet’in ilk yılları ile Terakkîperver Cumhûriyet Fırkası sürecine ışık tutar. Talat Paşa’nın ve İTC’nin karar alma süreçlerini içeriden gösterir. Çok tarafgîr yazılmıştır. Dr. Rızâ Nur’un “Hayat ve Hâtırâtım” çok ayrıntılıdır, ama nedense tartışmalı kabûl edilmiştir.
Aslında bu eserlerin hepsinin özetlenip ana fikirlerini vermek en doğrusu olacaktır, ama bunun için ayrıca bir kitap yazmak gerekir. Bunları bir makâleye sığdırmak tabîî ki mümkün değildir.
Aslında biz bu makâlemizde Ahmed İzzet Paşa’nın “Feryâdım” adlı eserinden alıntılar yaparak konuyu şekillendireceğiz:
Ahmed İzzet Paşa ve “Feryâdım”
Ahmed İzzet Paşa aslen Manastırlıdır. 1864’te Nazliç kasabasında doğmuştur. Babası önce Girit’te Hanya mütesellimi sonra da Hanya meclis reisi olan Abdülhalîm Bey’dir.
Paşa 1908’de Erkân-ı Harbiye Reisi (genelkurmay başkanı) olmuştur. Sonra Mahmûd Şevket Paşa ile anlaşamayıp Yemen’e sürülmüştür. Birçok görevlerden sonra Harbiye Nâzırlığı yapmıştır. Kısa bir süreliğine sadâret mührüne de sâhip olmuştur. Cumhûriyet sonrası hükûmetlerde herhangi bir görevde bulunmamıştır. Dışarıdan bakınca çok önemli görevler üstlenip 1937’de vefât eden Paşa neden Cumhûriyet hükûmetlerinde görev almamıştır; veyâ hiç görev verilmemiştir. Paşa bu eserinde genelde dürüst olmaya çalışmış, bâzen İTC’li bâzen saltanatçı, hattâ Hılâfetçi olmuş değişik bir kimlik sâhibidir. Kitabı okuduktan sonra da -ki çok hacimli bir kitaptır, 800 sahîfe- yine de Paşa’yı tam bir merkeze oturtamazsınız.
Paşa Hılâfet’in kaldırılması ve Vahdeddîn Han hakkında şunları söyler:
“Bâzı yönlerden Hılâfet ve saltanât hânedânının kurtarılması için bütün kızgınlıkların toplanma odağı olarak görülen Sultan Vâhidüddîn’in istifâ ettirilmesi yolunda özel bir teklifle karşılaştım. Bu düşünce ilk bakışta akla uygun görülür. Fakat bu mes’eleyi hîle ve hıyânetle çözmeye ne ahlâkım ne de gücüm yeterliydi.” (Ahmed İzzet Paşa, İstiklâl Harbi’nin gerçekleri, “Feryâdım” Timaş Yayınları, s. 537, 4. Baskı, İstanbul 2024)
Re’fet Paşa’nın İstanbul’da yaptığı konuşmalardan bir kısmını tenkîd eden Ahmed İzzet Paşa şöyle der:
“Gerek bu zâtın (Re’fet Paşa) gerek Mustafa Kemal Paşa’nın birbirleriyle yarışırcasına anayasa ve yönetim biçimi hakkında verdikleri dersler dinleyenlerin yapısına göre hiddet, hayret ve alayla karşılanmaya sezâ (uygun) olmakla birlikte, dedikodu arasında eski hükûmeti ortadan kaldırmak ve küçük düşürmek sultan âilesini hiç derecesine indirmek niyeti açıkça görülüyordu.”
(Sonra Re’fet Paşa ile aralarında yapılan konuşmayı sadeleştirerek veriyorum:)
“Saltanat ve millî hâkimiyyet emrinde hiçbir şekilde müsâmaha kabûl edilmeyecektir. Ancak millî saltanâtı (bir nevi meşrûtiyet kabûl ediliyor) tâbirinden cumhûriyet vesâir fikrinde bulunmadığı gibi bir düşünceye yer yoktur. Hılâfet-penâh olan şevketli pâdişâhı bütün Avrupa hükümdarlarının hukuk ve kabûlü ile bu yönetim yetkilerine sâhip olarak Hılâfet makâmının devâmına karar vereceklerdir.” Feryâdım, age, s. 538
Ahmed İzzet Paşa diğer Millî Mücâdele paşaları kadar aktif değildi. Hılâfet’i kısmen savunur gibi görünmesine rağmen dindar değildi. O dönem paşalarının büyük bir kısmı zâten dindar değildi.
Ahmed İzzet Paşa Terakkîperver Fırkası’na da katılmamıştır. İster temkinli diyelim veyâ başka bir şey.
Meselâ “Ankara Yedilisi” arasında da yer almamıştır. Kimdir bu Ankara Yedilisi ve amaçları neydi? Bunlar Raûf Orbay, Kâzım Karabekir, Ali Fuâd (Cebesoy) Re’fet (Bele), Adnan (Adıvar), Câfer Tayyâr (Eğilmez). Ortak özelliklerine gelince: Millî Mücâdele’de önemli roller üstlenmiş olmalarına rağmen daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın yönetim anlayışına ve Cumhûriyet’in ilk yıllarındaki bâzı uygulamalara muhâlif olmalarıdır. Meselâ Raûf Orbay Cumhûriyet’e değil, iktidârın merkezîleşmesine îtirâz etti.
Kâzım Karabekir başarılı bir komutandı. Cumhûriyet’i benimsedi. İnkılâpların meclis ağırlıklı olmamasına karşıydı. Kendisi İTC’nin kurucuları arsında olup II. Abdülhamîd’e ölesiye düşmandı. Terakkîperver Cumhûriyet Fırkası tüzüğünde dînî duygulara yer verilmesini istemesine rağmen o da anlaşılan anlamda dindâr değildi. Onlar Mareşal Fevzi Çakmak gibi Mustafa Kemal’in emrine tam râm olmuş değillerdi, ama bunu o günlerde dillendirmek de zordu. Nitekim ilk demokrasi soluğu gibi görünen Terakkîperver Cumhûriyet Fırkası bile bir yıl sonra kapatıldı.
Ali Fuâd Cebesoy da Mustafa Kemal’in silâh arkadaşlarındandı, o da meclisin yetkilerinin güçlendirilmesini savunanlardandı.
Re’fet Bele Millî Mücâdele kahramanlarındandı. Cumhûriyet îlânı ve bâzı uygulamalara mesâfeli durdu.
Adnan Adıvar bilim insanıydı ve siyâsetçiydi. O da daha liberal bir yöntem istiyordu.
Câfet Tayyâr Paşa muhâlif çevrelere daha yakındı, ama pek aktif olmadı.
Ortak tereddütleri ise Cumhûriyet’ten sonra nasıl bir yönetim oluşacağı idi. Şimdi dikkat edilirse bu şahıslar Cumhûriyet’e karşı çıkmıyorlar, yönetimin ne şekilde olacağına ve meclisin işleyişine karşı çıkıyorlardı. Açıkçası silâh arkadaşlarıyla Mustafa Kemal’in arasında bir mesâfe oluştu. En önemli konulardan birisi de Mustafa Kemal’in tek adam olarak güçlenmesine de karşı çıkıyorlardı. Bu yüzden Hılâfet’i de Mustafa Kemal’e karşı kullanıyorlardı. Aslında Hılâfet’in ne İslâmî yönü ne de beyne’l-İslâm hüviyeti bunları pek ilgilendirmiyordu.
Kurucularının çoğunu aktif Millî Mücâdele kahramanları olmalarına rağmen Terakkîperver Fırkası’nın kapatılması olayı da bu şahıslarla Mustafa Kemal arasındaki mesâfeyi büyütüyordu. İnkılâplara karşı çıkmamalarına rağmen pasifleştirilmekten korkuyorlardı.
Millî Mücâdele başlangıcında halka Hilâfet ve saltanâtın korunacağı hakkında te’mînat veriliyordu.
Mustafa Kemal Millî Mücâdele’nin ilk safhasında halka ve resmî makamlara “hedefin saltanat ve Hılâfet’i kurtarmak olduğunu” Nutuk’ta da belirtir. Sonra asıl amacının millî hâkimiyete dayalı bağımsız bir devletin kurulması olduğunu belirtmiştir. Bunun resmî belgelerinden biri de 4-11 Eylül 1919’daki Sivas Kongresi’dir. Burada “saltanat ve Hılâfet’in korunması” ifâdesi de yer alıyordu.
Muhâlif eserler ne zaman basılabildi?
Şurası da unutulmamalı ki Mustafa Kemal’e muhâlif eserlerden hiç birisi 1950’den evvel basılamamıştır.
Ahmed İzzet Paşa’nın inzivâya çekildikten sonra yazdığı “Feryâdım” 1924 yılının Mayıs ayında tamamlanmış ve temize çekildiği aynı yılın temmuz ayına kadar bâzı düzeltme ve değişiklikler yapmıştır. Kitâbın 2. Dünyâ Harbi’be âit bölümler Almancaya tercüme edilerek 1927 yılında F. Koehler Leipzig’de basılmıştır. Sonra bu eserin orijinal Akşam gazetesi 1928 yılında tefrika edilmeye başlamış ve bu yayın da iki ay sürmüş, bu yüzden gazetenin tirajı bir hayli artınca Türkçe’nin arındırılması yolunda verilen direktif yoluyla garip bir şekilde yasaklanmıştır.
Bunun yanında ideolojik bir muhâlefet olmayan Raûf Orbay’ın “Cehennem Değirmeni” 1932’de neşredilmiştir.
Bunun dışında askerî teknik kitapları da basılabiliyordu.
Kâzım Karabekir’in hâtıraları da 1950’den sonra yayınlanmıştır.
Rızâ Nur’un en ciddî muhâlif eseri “Hayâtım ve Hâtırâtım” ise çok uzun süre sonra yurt dışında basıldıktan sonra yurda sokulması da yasaklanmıştır. Aslında bu eser 1920-1930 yılları arasında yazıldı, ama 1951’den sonra basıldı. “İstiklâl Harbimizin Esasları” 1930’da yazıldı, 1951’de basıldı. “Paşaların Kavgası” 1965’te basıldı.
Karabekir’in 1926’daki sû-i kasdden sonra arşivlerine el konuldu ve Atatürk hayatta iken basılmadı.
Raûf Orbay’ın 1932’de basılan “Cehennem Değirmeni” âsî bir muhtevâ taşımadığı için basıldı. Aslında Raûf Orbay Karabekir gibi tam muhâlif değildi. Buna rağmen Millî Mücâdele Hâtıraları 1953’te, Moskova Hâtıraları 1955’te basılmıştır.
Ahmed İzzet Paşa belli bir kalıba sığan bir muhâlif değildi. İttihâdçıları tuttuğu kadar da tenkîd etmiş, Abdülhamîd’e bâzen tarafdâr bâzen de muhâlif olmuştur. İttihâdcılarla anlaşamamasının önemli sebeplerinden birisi, belki de en önemlisi Enver Paşa ile ciddî fikir ayrılıkları olmasındandır. İttihâd üçlüsüne karşı çıkarak bu cem’iyyet içinde barınması mümkün değildi. Tuhaf, ama o dönemde bu eserlerin yayınlanmasını önleyen bir sansür kurulu yoktu.
Ahmed İzzet Paşa’nın da bâzı sitemlerini buraya yazarsak acabâ Hılâfet’in kaldırılmasından gerçekten müteessir olmuş mudur, sorusu da gündeme gelir: “… Çünkü İstanbul’da birkaç gün bir ayaklanmaya karşı koymak mümkün olur ve bu zaman zarfında biraz daha mâkul düşünerek ona göre tedbîr alınır. Hükûmet terk edilse de Ankara ile haberleşme yoluyla anlaşarak kendileri akıl çerçevesi içinde ve düzenli bir şekilde devir ve teslîm olunur ve özellikle Pâdişâhın şahsı ve mekânı güvenceye alınır ve durumu belirlenirdi. Kuşkusuz bu hâl de benim için bir yenilgi sayılır; fakat kaçış ve bozgun değil… Sultânın yurt dışına çıkarılması hâdisesinde İngilizlerin şiddetli bir baskısı yoktu. Zâten İngilizler meşrûtî bir krallığı pek ârıza olarak görmüyordu. Onların esas dert ettikleri nokta Hılâfet’ti.
“Altı yüz yılı gören muazzam bir saltanat bizim elimizde çöktü. Bunun sonucu olarak büyük İslâm Hılâfeti de bizim elimizde çöktü böylece büyük İslâm Hılâfeti de bir karışıklık ve çöküntüye düştü. Dört yüz yıldan fazla bir zamandan beri İslâm merkezi ve dayanağı olan bir bölgede İslâm dîni söndürülmek isteniyor. Vâ esefâ aleynâ” (Eyvahlar olsun bize)
…Ankara yöneticilerinin kendi bakış açılarına göre gerçek üstünlükleri Osmanlı Saltanâtı’nı yıkmak oldu. Bu hissî açıklamalar belki Millî Mücâdele sonrasında birçok askerî ve mülkî erkânın feryâdı olmuştur. Feryâdım, age, ss 551-552
***
Denecek çok şey var. Gönül ister ki târihimizin hiçbir sayfası karanlık kalmasın. Belli bir zamanda hakîkatlerin bir kısmına temâs etmiş olan, türlü sebeplerle derinlemesine tahlil yapamayan erkânın sisler arkasındaki esrârı da aydınlansın. Zâten hiçbir hakîkat sonsuza kadar gizli kalamaz.

