Kaydet
a- | +A

Amerika’yı fetheden Avrupa kavimleri burada bir korku ve ölüm imparatorluğu kurdular. Kölelere gözdağı vermek için onları köpeklere parçalattırdılar. Hasta olanların ölmelerini istemiyorlardı; çünkü onların her biri bedenî bir güçtü. Hasta olduklarında gözcülere verilen ezbere ilaçlarla çoğu ölüyordu.

İlk Çağ ve Orta Çağ insanları biraz çocuksuydu; biraz değil hattâ çok çocuksuydu. Sâbit fikirli veyâ halk deyimiyle “cin fikirli” değillerdi. Savaşları mertçeydi. Kılıç, kargı, mızrak ve ok kullanırlardı. Hep yüz yüze vuruşurlardı. İki kişi vuruşurken üçüncü kişi araya girmez ve arkadan vurmazdı. Genelde çocuk ve kadınları öldürmezler, en çok savaş ganîmeti olarak alırlardı.

Sonra barbar kavimler ortaya çıktı. Gerçi bunlara “barbar” adını takanlar bunlardan daha da barbardı!

BARBAR KAVİMLER

Vandallar: 5. asırda Kuzey Afrika’yı fethedip merkezi Kartaca olan bir krallık kurup 455 yılında Roma’yı yağmaladılar. 534’te Bizans tarafından yıkıldılar.

Vizigotlar: Galya ve İspanya’da krallıklar kurdular. 8.yy. başlarında Müslümanlar tarafından yıkıldılar.

Ostrogotlar: 493 yılında İtalya’da bir devlet kurdular. 6. asırda Bizans tarafından yıkıldılar.

Vikingler: Bunlar da çeşitli krallıklar oluşturdular. Normandiya Dükalığı’nın temelini attılar. İngiltere’de Danelaw bölgesini kurdular. İzlanda ve Grönland’da bulundular.

Bu kavimler genelde Roma İmparatorluğu’nun çözülmesiyle Avrupa siyâsetinde önemli rol oynadılar.

Vizigotlar ve Ostrogotlar bulundukları bölge halklarıyla kaynaştılar. İspanya’nın târihî oluşumunda rol oynadılar.

Vandallar da Kuzey Afrika halkları arasında kaynaşıp yok oldular.

Vizigotlar biraz farklı bir yapıdaydılar. Bunlar Norveç, Danimarka ve İsveç halklarını oluşturdular.

Bunları söylerken şuna dikkat edelim: Müstevliydiler, ama sömürgeci değillerdi. Gittikleri halklar arasında onlar gibi oldular. Sonra bunların torunları olan Avrupa devletleri, memleketleri sömürüp onların dillerini, dinlerini, âdetlerini değiştirip melez bir dünyâ kurdular. Bugün bütünüyle Kuzey ve Güney Amerika melezler ülkesidir. Bunlar İngiltere, İspanya ve Portekiz melezleridir. Vandal denilenlerin torunları vandallıkta ve zalimlikte dedelerine parmak ısırttılar. Afrika yerli halkını tükettiler.

Vikingler İngiltere’de de kurucu unsurlar arasındadır.

İspanya Vizigot ve Ostrogot geni taşıdığı için târihin en zâlim kavimlerindendir. Bunların işkenceleri Çin işkencelerini bile geçmiştir.

Amerika’yı da bu genetik melezlere katarsak bunların övünecek değil, utanılacak ataları vardır.

BU KAVİMLER NASIL YAYILDILAR?

Barbar kavimler önceleri Avrupa’yı genelde şâkulî bir sistemle ilhâk ettiler. Kuzeyden başlayıp Mağrip ülkelerine kadar dikey bir şimşek gibi vurdular. Sonra bunların genetik melezleri Afrika’dan Amerika’ya açıldılar.

1514-1866 yılları arasında transatlantik köle ticâreti milyonlarca kişiyi yerlerinden etti. Bu meyanda Afrika’dan Avrupa’ya 7.600 kişi, Kuzey Amerika’ya 307.000 kişi, Küba’ya 765.000 kişi, Jamaika’ya 935.000 kişi, Karayipler’e 2.760.000 kişi köle olarak getirildi. Güney Amerika’dan Guyana’ya 356.000, Brezilya’ya 3.169.000, Arjantin/Uruguay’a 92.000 kişi köle olarak getirilmişlerdir. (Alp Eren Topal, Sefer Soydar, Ayşenur Özal Göksu, Geçmişten Günümüze Sömürgecilik, Enstitü Sosyal)

Amerika’yı fetheden Avrupa kavimleri burada bir korku ve ölüm imparatorluğu kurdular. Kölelere gözdağı vermek için onları köpeklere parçalattırdılar. Hasta olanların ölmelerini istemiyorlardı; çünkü onların her biri bedenî bir güçtü. Hasta olduklarında gözcülere verilen ezbere ilaçlarla çoğu ölüyordu.

COĞRÂFÎ KEŞİFLER Mİ?

“Târih” yazımında sıkça kullanılan “coğrafi keşifler” ifâdesi sanki boş toprakların keşfedildiği ve sâhiplenildiği izlenimini verir. Oysa bu dönem, Avrupalı devletlerin denizaşırı ilhak, sömürgeleştirme ve kaynaklara el koyma süreçlerini ifâde eder. Bu nedenle Târihçi Prof. Dr. Halil Berktay coğrâfî keşifler kavramı yerine “Avrupa merkezli denizaşırı ilhak ve keşif seferleri” ifâdesini kullanmayı önerir. İngiliz târihçi W.G. Hosking de “The Age of Plunder: The England of Henry VIII” adlı eserinde aynı dönemi bir “yağma çağı” olarak tanımlar. Bu bakış açısı “keşif”ten çok sömürü ve el koyma süreçlerini vurgulamaktadır.” (Sömürgecilik, age)

Avrupa’yı hallaç pamuğu gibi atan barbar kavimlere bu adı takan “Roma” arenalarda insanları daha doğrusu köleleri hayatları pahasına savaştırıp birbirlerini öldürtürken, imparatoru ve halkı keyifle bunu seyredip insan ölümünden vahşîce zevk alıyordu. Köleleri aslanlara parçalatıp keyifle seyredenler bunlar… Boğaları katlederken “oley” diye bağırıp sonra insanlıktan bahsedenler yine bunlar!

Uzun asırlar birbirlerini sözde mertçe öldürmek için önce kılıçla sonra tabanca ile düello edip öldürenler yine bunlar; sonra da barbarlar “Türkler” öyle mi?

Târihin en zâlim kavmi “Cengiz”in sonra “Hülâgü”nün milleti, yâni Moğollar olarak gösterilmiştir, ama onlar müstevli bir milletti; sömürgeci değillerdi. Evet zâlimdiler, ama Avrupa kavimleri gibi insanları köleleştirmediler. Bu durumda Batı’nın ebâ-en-ced (babadan oğula, eskiden beri) hep zalim olduklarını söylemek aslâ mübâlağa değildir.

ASYA’DAKİ FARKLI DEĞİŞİM

Asya kavimleri 20. asra kadar irili ufaklı normal yaşayan kavimlerdi. Savaş hiç bitmeyen bir tutkuydu. Fakat I. Dünyâ Savaşı Türkistan coğrafyasına ve Çarlık Rusya’sına çağlar boyu bilinmeyen yeni bir zulüm sistemi getirdi: Komünizm! Bu sistem iki safhalı şekilde işledi. Önce kendi halklarını öldürüp ardından kalanları köleleştirdiler. Sonra da yayılma politikalarıyla modern köleleştirme ve mankurtlaştırma projelerini uyguladılar. Kendi ırklarından veyâ tebaalarından milyonlarca kişiyi ya öldürdüler veyâ sürgün ettiler. Asya kavimleri asılları bozulmadığı için Avrupa’ya göre daha az vahşiydiler. Asya’nın daha doğrusu Rusya ve Çin’in genlerini bozup şeytanla ortaklık kurduran sistem komünizm olmuştur. II. Dünyâ Savaşı insanlığı iyice şîrâzesinden çıkardı. Bu savaş sonrasında yelpâzeye Komünizm’in farklı renk tonları da eklendi: Faşizm ve Nasyonal Sosyalizm… Yâni, tek kişi demokrasisi ve millî komünizm. Bunlar da Hitler, Mussolini, Franko gibi psikopat, gölge boksu yapıp tatmîn olan doyumsuz liderleri ortaya çıkardı. Aslında Komünizm ve Faşizm’in birbirlerinden farkı yoktu. İkisi de müstevlî ve acımasızdı. Bu iki sistem, Orta Çağ müstemlekeciliğinin yeni çehresi idi.

TÜFEK ORTAYA ÇIKTI…

Çinliler barutu ve pusulayı bulduklarında bunları bâhusus insanları katletmek düşüncesiyle geliştirmediler. Bu, merak, tecessüs ve bilimsel araştırmaların sonucu idi. Barut ilk bulunduğunda bunu hemen silâha uygulayıp insan katlini düşünmediler.

Ama Alfred Nobel’in aynı mâsum duygular içinde olduğunu söylemek biraz zordu. Çünkü artık her yeni keşif iki şey için kullanılıyordu. Teknoloji ve tıbbî alandaki insâni keşifler ve bu insanları yaşatmak için bulunan bu yeni elemanların bir diğer yönü olan toplu insan imhâsı…

Ve nihâyet II. Dünyâ Savaşı’nda Manhattan Projesi çerçevesinde Amerikalı teorik fizikçi Julius Oppenheimer liderliğindeki ekip atom bombasını buldu. Bu yıkıcı silâhın yapımına 1942’de başlanmış ve 16 Temmuz 1945’te New Mexico’da gerçekleştirilmiştir. Sonrasında ABD tarafından II. Dünyâ Savaşı’nda 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya; 9 Ağustos 1945’te de Nagazaki’ye iki atom bombası atılmıştır. Bu iki bomba sonunda 250 bin kişiye yakın insan ölürken acısı ve te’siri yıllarca süren nükleer hastalıklar kalıntıları bir dünyâ ayıbı olarak târihe kaydedilmiştir. Fakat insanlar sözde medenîleştikçe ölüm makineleri ve silâhlarıyla kendi hemcinsini kırmak için yarışmış, NBC ve fosfor bombaları ile birbirlerini kırmaya devâm etmişlerdir. Şurasını da gözden kaçırmamak lâzım: Silâh sanâyii yüklü bir sermâye istediği için bu ölüm makinelerine sâhip olanlar yine Batı’nın güçlü efendileri ve eskinin felsefe ve bilim teorileriyle anılan Konfüçyüs’ün torunları eski bilge, yeni zâlim kavim Çin… Hedef tahtaları ise güçsüz ve fakîr ülkeler... O zaman bu güçsüz ve fakîr insanlardan ne ister bu zâlimler? Onların ataları şeker kamışı, tütün ve buğday için insanlara zulmedip köleleştirdiler; torunları ise petrol denen can suyu adına histerik ve hunhar insan sürülerine döndüler.

Şimdi başlangıçta ilk insanlara neden çocuksu dediğimizi anladınız mı? Onların silâhları bugünkü silâhlara göre oyuncak tabancalar gibiydi. Bir kargının hedefinde bir insan, bir kılıcın hedefinde bir canlı, bir okun hedefinde bir çeri vardı. Şimdi ise dakîkada yüzlerce veyâ binlerce mermi atabilen çok sayıda otomatik silâh ve hava savunma sistemi vardır. Bunlar çok namlulu Gatling tipi silâhlardır. Meselâ M 134 Minigun savaş helikopterleri ve zırhlı araçlarda kullanılan bu döner namlulu sistem sâyesinde dakikada 6000 (saniyede 100 mermi) atabilir. GSh-6-23 Rus Yapımı silah dakikada 9000 mermi atabilir.

Ey zâlim Batı, bütün bu toplu imhâ silâhları için harcadığınız zaman, sermâye ve hırsınızı insanlığın selâmeti için harcasaydınız neler olmazdı.

Zâlim ve barbar diye diye kınadığınız ilk kavimler sizi görselerdi utançlarından yerin dibine girerlerdi.

RENK AYIBI

Batı yıllarca zencîleri hakîr gördü. Hâlbuki onların ruhları, kalpleri, merhamet ve duyguları ortak insan bileşkesindeydi. Bir siyâhînin bir beyâza sorduğu şu soru bütün merhametli kalpleri bir an durdurup sonra çalıştıracak kadar hârikadır. Diyor ki siyâhî: “Sen benim boyamı mı beğenmedin; yoksa boyayanı mı?” Ne muhteşem savunma!

Şimdi düşünelim: Bilâl-i Habeşî hazretleri bütün gayr-i müslim beyazlardan üstün değil mi? Bembeyaz elbiseleri içinde, parlayan bembeyaz dişleriyle, umut ve zulmün karıştığı iri gözleri içinde Senegalli, Nijeryalı, Ganalı vb. Müslüman kardeşlerimiz ne kadar da mûnistirler.

Şimdi beni devamlı düşündüren ve şaşırtan bir vâkıa var: Yıllarca dedelerini, babalarını öldürüp sömürmüş insanların dînine hâlâ i’tibâr edip, sizi almadıkları kiliselerine bel bağlayıp da Allâh’a nasıl yaklaşacağınızı zannediyorsunuz ey zencî kardeşler! Bilâl-i Habeşî hazretleri gibi “Tevhîd”i haykırıp niye rûhunuzun hürriyetinizi i’lân etmiyorsunuz? Bunlar size “Negrito” deyip sizi aşağılamıyorlar mı? Futbol sahalarında dünyânın en meşhur siyâhî futbolcularına muz atarak tahrîk etmiyorlar mı? Amerika gibi kendi ülkesi dışından, Afrika’dan gelenlere “Afro” deyip hâlâ dışlamıyorlar mı? Buna rağmen bu ülkede Müslüman zencîleri oranı son zamanlarda artarak %20’lere dayanmıştır. Az, çok az… En az %50 olmalı. Gerek Evangelist ABD ile katliam ortağı İsrâil’in Orta Doğu coğrafyasındaki kıyımı, gerekse bu şer ortaklarının sermâye gücüyle fakîr ülkeleri yeni sömürge sistemiyle ağlarına düşürmesi, dünyâda antisemitizm ve buna bağlı ABD düşmanlığını giderek artırmaktadır.

ATALARI NE İSTEDİ TORUNLARI NE İSTİYOR?

Bunların zâlim ataları insanları öldürmek için değil, kullanmak için köleleştirdiler. Torunları ise insanları öldürüp toprak üstü ve toprak altı zenginliklerine çökmek için savaşıyorlar.

Şimdi tabîati korumak için türlü dernekler kuruyorlar. Yeşil alan projeleri, sıfır atık projeleri, su rezervlerini koruma projeleri… Ey insanoğlu! Kendi elinle yaşanmaz hâle getirmeye başladığın bu dünyadan daha ne bekliyorsun? Temiz bir havan mı kaldı? Berrak pınarların artık çağlıyor mu? Gökyüzü her yerde mâvi mi? Ciğerlerine tertemiz bir hava çekip bir “oh” diyebiliyor musun? Bu tabîat kendi kendine mi bu hâle geldi? Hadi biz geldik gidiyoruz. Bizim çocuklarımız ve torunlarımız acabâ bizi nasıl yâd edecekler?

ANTROPOSEN

Bâzı araştırmacılar Antroposen’in 19. asırdaki Sanâyi Devrimi ile başladığını, bâzıları ise, II. Dünyâ Savaşı sonrası yaşanan ekonomik küreselleşme ile başladığını savunur. Antroposen insanlığın geniş çaplı ekonomik faâliyetlerden artık önemli bir eşiği aştığını ve Sanâyi Devrimi’ndeki canlı ve cansız varlıkların oluşturduğu ekosistemi geri döndürülemez bir şekilde dönüştürdüğü bir çağda yaşadığımızı kastederler.” (Sömürgecilik, age s 6-7)

Antroposen, insanoğlunun dünyâya olan etkisinin en üst düzeylere çıktığı Sanâyi’ Devrimi’nden bugüne kadar olan süreç ve devam edecek durumdur. Artık dünyâ geri döndürülmesi çok zor bir safhaya girmiştir. Bu Antroposendir ki modern insanın dünyâyı katletme hamlesidir.

İnsanoğlu artık diğer insanları değil, kendisinin de içinde bulunduğu cefâkâr dünyâyı topyekûn imhâ sürecine girmiştir ki bu, akrebin ateş çemberinde kendisini sokup öldürmesinden farksızdır.

Prof. Dr. Osman Kemal Kayra’nın önceki yazıları…