Şeriatı kafa ve kol kesmek diye niteleyenler Orta Çağ Avrupa’sına bir defa baksınlar, utanmaları varsa utanacaklardır. Şeriatın lügat karşılığı cadde yâni yoldur. Istılah olarak toplu din kurallarıdır. İngilizcenin en saygın lügatlerinden “Redhose”da şeriat; Canoncial law (ana kânun), şeriatçı ise “The official in the Office of the şeyhulislâm an upholder of the religius law” (Şeyhülislâm dairesinde bulunan ve kanunu koruyan, destekleyen adam) diye geçer.
Yüce kitâbımızda insanların ömürlerinin sınırlı olduğu gibi “Milletlerin (devletlerin) ömürleri de sınırlıdır” buyuruluyor. “Ecel” takdîr edilen ömrün sonu olarak bilinir. Her şey fânî olduğu için âlemler ve içindekiler de fânidir. Bâkî olan ise bütün varlıkları yaratan Allâhü zülcelâl ve tekaddes hazretleridir. Milletlerin devâmı yeni devletlerin kurulmasındaki aslî unsurdur. Yâni değişen devlettir; millet değildir.
Coğrafya toplulukların gündelik yaşayışlarını değiştirir. Dağ köylüleri, ova köylüleri, orman ve deniz köylüleri farklı kültür ve yaşayışa sâhiptir. Şehirli, yâni beldevî olanlar bunlardan çok daha ayrıdır.
NERELERDEN GELİYORUZ?
MÖ. 8-3. binden beri târih sahnesinde olan en eski Türk kavmi olarak bilinen Sakalar Asya bozkırlarının hür havasının bağımsız çocuklarıdır.
Çöl toplulukları suya hasret yaşarken Mâverâünnehir’in çocukları sîrâb (suya kanmış) olarak yaşadılar. Orhun ve Selenga Irmakları, Baykal Gölü, Koşa Çaydam Vâdîsi, Altay Dağları, İnci Nehri bu bozkır çocuklarına Allâh’ın bütün nîmetlerini sunmuştu.
Başlangıçta insan toplulukları maîşet (geçim) için yaşıyorlardı. İlâhî din mensûbu olmayan kavimlerin tek ma’şerî vicdan merkezi, tabîatle ilgili din ritüelleri idi. Bu ilkel tapınmalar onları sıkı bir cem’iyet hâline getiriyordu.
Modern toplumların hiçbir gâilesi ilk insanlarda yoktu. Savaşlar elde bulunanları kaybetmemek veyâ kendilerinde olmayanlara sâhip olmak içindi. Toplumlar geliştikçe sosyal yapılanma da değişmeye başladı. Önceleri düşünmedikleri yaptırımlarla karşı karşıya kaldılar. Konuşmalara giren yeni kelimeler hep bu değişimin neticesi idi. Sosyal hayat dâireleri genişledikçe birbirine geçmiş olimpiyat halkaları gibi değil, tamâmen ayrı dâireler hâlinde oluştular. Menfaatler değiştikçe halkalar da değişik adlar aldılar.
DERNEKLER
Dernek kelimesi eski Türklerden beri vardır. Bu kelime Uygur Türklerindeki Budist metni olan “Sekiz Yükmek”te “tirin” veyâ “kuvrak” olarak geçer. Tabîî ki bu, günümüzdeki dernek anlamından ziyâde Budist cemaatidir. Budizm’deki dînî ıstılâhlar İslâmiyete benzer. Bir dinde olması gereken üç şey, bir ilâh, bir şerîat ve bir de cemaattir. Bu metin de “Namo But, namo dram, namo sang” diye başlar. Yâni Buda’ya, şeriatine ve cemaatine saygı anlamındadır. Demek ki yıllarca dillerden düşmeyen ve bilmeden tenkîd ettikleri şeriat, din kuralıdır ve görüldüğü gibi sâdece semâvî dinlere mahsus bir kavram değildir; bütün dinlerin evâmir, muamelât ve ibâdetlerinin toplu bir bildirgesidir. Aynı zamanda şeriat dîne dayalı bir devlet kurmak değil; dînin aslıdır.
Çok enteresandır ama Mısır, Fransa, Belçika ve İngiltere’de faaliyet gösteren, meşrûtiyet için gizli dernekler kuran o zamanın aydınları aslâ şeriat karşıtlığı yapmamışlar, hattâ en müfritleri olan İttihatçılar bile bu konuda şeriate alenen dil uzatmamışlardır.
Avrupa’daki hiçbir hareket de kraliyet ve Hristiyanlık aleyhinde gelişmemiştir. Ne zamana kadar? 1789 Fransız İhtilâli’ne kadar… Hattâ Bastil Ayaklanması’yla başlayan Fransız İhtilâli de kraliyet ve dîne karşı değil, yönetimin adâletsizliğine ve zulme karşıdır. Sonrasında Jakobenler ve Robespiyer’in başını çektiği din karşıtları Hristiyanların dînî günü olan pazar gününü bile yasakladılar; Orta Çağ’ın bütün Kilise zulmünün acısını çıkarmak ister gibiydiler. Hristiyanlığa karşı da cephe almalarına rağmen, gerek halkın gerekse içlerindeki devrimci arkadaşlarının karşıtlığı ile dînî konularda ılımlı olmak zorunda kaldılar.
İncil aslında Avrupa’da hiçbir şekilde -Skolastik dönem- hâriç hayat tarzı olmamıştır. Orta Çağ Avrupa’sında Jüristokrasi (hâkim ve yargı mensuplarının idâresi) sistemi yaygındı. Mahkemelerde bir de bunun yanında mutlaka bir kilise mensubu da kararlara müdâhil olurdu. Meselâ bir kardinal çok üst makamlı bir devlet yetkilisine hükmedebilirdi.
Skolastik felsefe, Avrupa’da 9-15. asırlarda hâkim olmuştur. Bu filozoflar İncil ve kiliseye tam bağımlı olsalar bile dînî kuralları akılla birleştirmeye çalıştılar. Aristo felsefesi de skolastik felsefe dayanakları arasında yer alır. Bunlarda otorite İncil ve kilisedir. Thomas Aqunias, Anselmus ve Agustinus bu akımın önemli temsilcileridir. Felsefe ekolleri içinde bu ilme hiç uymayan tek ekol skolastik felsefedir; âdetâ kilisenin arka bahçesi gibidir.
Bâzı kıt düşünürler bu skolastik felsefe ile İslâm’ı aynı kefeye koymaya çalışırlar. Skolastik felsefe Orta Çağ Avrupa’sının en karanlık yüzüdür. Orta Çağ, kilise taassubu ile insan haklarını tamâmen iptâl etmiştir. Aristo mantığı ve akıl, sâdece bir basit argümandır. Asla bir Dogmatizm veyâ Rasyonalizm değildir. Hristiyanlığın Kilise uygulamaları İncil uygulaması veyâ İncil şeriati değildir. Tamâmen İncil ve kilise gölgesindeki zorbalıktır.
İslâmiyetten evvel dünyâda insan haklarından bahsetmek muhaldi. Zulmün beşiği ise Avrupa idi. Arap ülkeleri onlardan aşağı değildi. Âile hukûku, nikâh, mîras, olmadığı gibi zinâ, fâiz, kölelik ve cinâyetler almış başını gitmişti. Kısacası insana insan demek bile mümkün değildi. İlim belirli bir zümreye âitti. Hattâ astroloji şeytan işi sayılıp lânetlenmişti. Sar’a, baygınlık, aklî bozukluk şeytânî sayılıp bu hastalıklara yakalananlar yakılıyorlardı. İslâmiyet insâniyeti hak ettiği mecrâya kavuşturdu. İnsan, İslâmiyetle insan oldu.
OSMANLI MUHÂLİFLERİNDE VE BATI’DA ŞERİAT
Şeriati kafa ve kol kesmek diye niteleyenler Orta Çağ Avrupa’sına bir defâ baksınlar, utanmaları varsa utanacaklardır. Şeriatin lügat karşılığı cadde yâni yoldur. Istılah olarak toplu din kurallarıdır. İngilizcenin en saygın lügatlerinden “Redhose”da şeriat; Canoncial law (ana kânun), şeriatçi ise “The official in the Office of the şeyhulislâm an upholder of the religius law” (Şeyhulislâm dâiresinde bulunan ve kânunu koruyan, destekleyen adam) diye geçer. (Redhose Sözlüğü, New Redhouse Turkısh-Englısh Dıctıonary, Ahmed Said Matbaası 1908 İstanbul, s. 1058)
Aslında yabancı devletlerde de şeriat devlet yönetimi diye geçmez. Şeriat, kânun, şeriatçi de kanun koyucu (şeyhulislâm) diye geçer. Batı lügatlerindeki “canoncial” aslen Yunanca olup resmî standartlara uygun kabûl edilen şekildir. Meselâ “the canoncial version of the text” bir metnin kabûl edilen asıl sürümüdür. Yine Batı lügatlerinde “canon law” kilise kurallarına uygun olan, “canontial regulations” kilise hukûkuna uygun demektir.
Demek ki Batı da aslen şeriati hem ana kânun hem de genel İncil kuralları, kilise kuralları olarak alıyor.
İncil aslen ana kurallar olarak ahlâkî düzenlemeler ağırlığı olup, Kur’ân-ı kerîm şeriati gibi değildir. Elbette İslâm şeriati genel yaşayışın tamâmını kapsayan bir hayat sistemidir. Şeriat İslâm dîninin aslıdır. Batı’nın veyâ bizdekilerin yanlış algı gibi şeriat kazâî majister değildir. Hattâ halîfe olan sultân-ı âlem-penâh pâdişâh bile kazâya (adlî sistem) karışamaz.
HEZEYANLAR
26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan I. Türk Dili Kurultayı’nda sunulan bildirilerde hem ilmî hem de sosyal bünyeyi zedeleyen ifâdeler vardır. Meselâ Rûşenî Bey’e âit olan bildirideki sosyal vicdânı irrite eden şu ifâdeye dikkatinizi çekmek isterim: “…Türklere ana yurdunu unutturdu. Türkleri Hâdimü’l-Haremeynü’ş-şerefeyn (İki mübârek beldeye hizmetçi, uşak) yapıp Arap çöllerinin taş ve topraktan yapılmış iki beldesinin hizmetçisi yaptı.”
El insaf, taş ve toprak diye hakâret ettiği İslâm’ın Kıble-gâh’ı, Kâbe-i muazzama’dır. İnanınız ki en müfrit gayr-i Müslimler bile bu mübârek beldeler ve Kâbe-i muazzama hakkında bunları söylememiştir. Garip olan salondaki hâzırûnun bu sözleri alkışlamalarıdır.
Ayrıca hizmetçilik ifâdesi de bu mukaddes beldeleri fetheden Yavuz Sultan Selîm Han’a âittir. Fethin sonrasındaki cuma hutbesinde Yavuz’u “Hâkimü’l-haremeyn (iki mübârek beldenin hâkimi) diye tanıtan hatîb efendiye “Biz buraların hâkimi değil, ancak hizmetçisi olabiliriz” diyen Koca Selîm’den böyle bir nesle nasıl dönüştük.
Kur’ân-ı kerîmde “Mescid-i harâm” olan kıblegâh ile, Bekke ve Mekke olarak geçen, Resûllulâh’ın gözyaşlarıyla terk ettiği mekân-ı mevlidi (doğum yeri) bir diğer şehir ise önceleri Yesrib, sonrası Ensâr ve Muhâcirînin dost, akrabâ, kardeş olup sonrasında Efendimizin mübârek naaşını bünyesinde barındıran nurlu Medîne’dir. Bir Müslümân’ın bu şehirlere böyle sözler sarf etmesi için bu dîni terk etmiş olması lâzım gelmez mi?
VÂVEYLÂ’YA YANLIŞ İDNÂD
Rûşenî Bey hezeyanlarına muhtemelen Nâmık Kemâl’in meşhûr “Vâveylâ” şiirini mesned olarak almıştır. Bu şiirde Kemâl
“Git vatan Ka’be’de siyaha bürün /// Bir kolunu Ravza-i Nebî’ye uzat/// Birini Kerbelâ’da Meşhed’e at ///…… O hey’ete Hakk bile âşık olur…”
Nâmık Kemâl bu şiiri 1880’lerde yazmıştır. O zamanlar Mekke, Medîne, Meşhed Osmanlı toprağı idi. Mekke 1916’da, Medîne ise 1919’da bizden koparıldı. Osmanlı neferleri Medîne için hayatlarını hiçe saydılar. Ervâh-ı şehîdânın rûhları şâd ü handân olsun.
FETVÂLARDA ŞERİATIN GAYR-İ MÜSLİMLER İÇİN HASSAS KARARLARI
Osmanlı mülkünde yaşayan bütün tebaa Müslim veyâ gayr-i Müslim, zimmî (Osmanlı mülkünde yerleşik olan gayr-i Müslümler) veyâ müste’menler (Osmanlı mülkünde sâkin olmayıp çeşitli vesîlelerle gelen gayr-i Müslimler) hep şer’î hukûkun te’mînâtındaydılar.
Orta Çağ’da hattâ Yeni Çağ’da bile Müslümanlara çeşitli zulümler eden ve yaşama hakkı bile tanımayan, onları evlerinden ve yurtlarından edip câmi ve mezarlarını tahrîb eden Batı dünyâsı, İslâm hukûku karşısında nasıl mücrim duruma düştüğünü hiç düşünmüş müdür? İşte İslâm âleminin büyük müftüsü Ebussuûd Efendi’nin fetvâlarından örneklerle açıklayalım:
419. mes’ele: Kiliseye gitmeyen kâfirin, kiliseye giden kâfir üzerinde şehâdeti kabul müdür?
El-cevâb: Olmaz. (Burada Hristiyan da olsa o dîne nasıl saygılı davranılmıştır; dikkat çekici)
421. mes’ele: Fâsık ve fâcir Müslümân’ın (açıktan günah işleyen) zimmî üzerinde şehâdeti kabûl olur mu?
El-cevâb: Fısk ve fücûru açıkça biliniyorsa olmaz. (Günahkâr bir kişi Müslüman da olsa bir kâfire -aleyhte- şâhitlik edemez.)
427. mes’ele: Yahûdî bir kişi işi için İstanbul’da Galata’ya gidince Hristiyan biri “Onun üzerinde hakkım vardı, Galata Kâdîsı’na gidelim” dediğinde “Benim kâdîlığım İstanbul Kâdîlığıdır, ona gidelim” deme hakkı var mıdır?
El-cevâb: Hakkı vardır. (Düşünün bir gayr-i Müslim bölge kâdîsını seçme hakkına bile sâhiptir.)
429. mes’ele: Gayr-i Müslim bir kişi şer’î mecliste hanımını üç talak ile boşasa “Bizim dînimizde boş olmaz” dese yine aynı hanımı alabilir mi?
El-cevâb: Karısı mürâfaa ederse, (yâni kararı tekrar görüşmek isterse, meselâ aynı kocaya dönmek istemezse) kadın lehine karar verilir.
441. mes’ele: Bir Müslüman kâfirin ağzına ve dînine sövse ne lâzım gelir?
El-cevâb: Ta’zîr gerekir. (Hâkimin takdîr edeceği bir cezâ, para veyâ hapis cezâsı verilir.)
442. mes’ele: Bir Müslüman kâfirin dînine îmânına cimâ lafzı (sin kefle) sövse, ne lâzım gelir?
El-cevâb: Semâvî dinlere söven kâfir olur. (M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvâları Işığında 16. Asır Türk Hayâtı, Enderun Kitabevi, ss. 99-100, 1972, İstanbul)
ELLER VİCDANDA; HÜKÜM SİZLERE KALMIŞ
İslâmiyette had, ta’zîr, sirkat ve îdam gibi cezâlar, duyguları tatmîn etmek için değil; insanların can ve mal emniyetini koruyup kendilerini huzurlu hissetmeleri içindir. Aksi takdirde kapılarımızda otomatik sinyal cihazları, çelik kapılı çift kilitli aparatlar, caddelere adeseler, câmileri bile 24 saat gözlem altına alan kameralar koymak mecbûriyetinde kalırsınız.
Zinâdan taşlanarak öldürme (recm) Osmanlıda muhtemelen hiç uygulanmamıştır. Mevcut sicillerde de bu konuda bir açık kayda rastlanmıyor. Sebep gâyet açıktır: Bu konunun şâhitliği imkânsız denecek kadar zordur.
Hırsızlık olayları da caydırıcı cezâlar olduğu için son derece azdır. Kırsal alan eşkıyâları yakalandıklarında zâten îdâm edilirdi.
İşte bir tarafta Batı’nın evrensel insan haklarına dayalı medenî(!) hukûku; diğer yanda kelle kol kesen diye târif ettiğiniz İslâm hukuku! Acaba hangisi daha medenî, hangisi insan haklarına daha saygılı?

