Selçuklunun zayıflamasıyla birlikte Anadolu’da merkezî otorite kaybolunca Türkmen beyleri, Anadolu haritasını parselleyerek yamalı bohçaya çevirdiler. Her birisi lider beylik olmak istiyordu. Cihâd ikinci plândaydı. Kayı’nın bunlardan farkı ise “cihâd” rûhuydu.
Bir Hadîs-i şerîf’te buyurulmuştur ki: “Bir mü’min bir delikten iki defâ sokulmaz.” (Buhârî, Edeb, 83, Zühd 63)
Bu ne demektir? Siz eğer bir yılan deliğinden sokulduysanız, tedbîr alırsınız ve o deliği kapar veya ondan uzak durursunuz. Bir düşmanın hîlesine mâruz kaldıysanız uyanık olur aynı hatâya düşmezsiniz. Bir esnafın sizi kandırdığına şâhit olursanız, bir daha o esnaftan alışveriş yapmazsınız. Topluluklar, devletler, milletler ve fertler için de bu durum geçerlidir.
Kural şu: Dostunu bil, düşmanını tanı!
Mekke devrinde müşrikler belliydi; kuvvetli oldukları için kendilerini gizlemiyorlardı. Medîne devrinde de Müslümanlar kuvvetliydi ve kendilerini gizlemiyorlardı. Müşrikler, kâfirler ve özellikle de münâfıklar kendilerini gizliyorlardı. O zamanki Ehl-i kitâb olan bilhassa Yahûdiler bile kendilerini gizlemezken münâfıklar Müslüman gibi hareket ediyorlardı.
DÖNELİM DAHA ESKİLERE
Türk târihinde Hunlardan başlayan açık bilgilerimizdeki serüvenimizde düşmanlarımız, Göktürklere kadar dost görünmedi. Dost belli düşman belliydi. Biz kaviydik, düşmanda kaviydi. Orta Asya coğrafyası, açık, sert bozkır havası. Dost, dost gibi; düşman, düşman gibiydi.
O zamanlarda da münferit ihânetler olmuş; meselâ zehirlenmeler gibi…
Eski zamanların klâsik hâdisesidir bu. Hamlet’i hatırlayalım. Yine Fransa Kralı 14. Louis zehirlenmelere karşı bağışıklığını geliştirmek için azar azar içerek bünyesini zehre dayanıklı hâle getirmiş; öyle ki üzerine konan sinekler ölür ve yatağındaki hanımlarının da nefesinden zehirlenerek öldüğü söylenir.
Her ne kadar Atilla’nın da zehirlendiği rivâyet olunursa da aslen alkol veyâ aşırı burun kanamasından öldüğü de söylenir.
Türkler büyük devletlerle savaş dışında, ticâret kültür vs. olaylarla temas kurdukça artık hîle ve hud’aların da başladığını görürüz. Göktürk Kitâbeleri’nde meâlen “Çin’in altını ve gümüşü bol, ipeği yumuşakmış. Bunlarla uzak milletleri kendisine yaklaştırırmış” der.
Sonra Göktürkler Çinler gibi ticârete başlayıp Çin’e yaklaşınca, Çin evvelâ Göktürkleri ikiye böldü; sonra da kendisine köle yaptı. 552’de kurulan ilk dönemlerin en önemli devleti 630’da evvelâ Doğu-Batı diye ayrıldı, yok olmak üzereyken 680’de tekrar kurtuldu. Kitâbelerde der ki: “Elli yıl bizim bütün enerjimizi kullanan Çin bizi yok etmek istedi, az kalsın yok olmaya doğru gidiyorduk.”
Göktürk olayları bize bâzen örnek olmuş, ama bâzen de hiç ders almamışız.
Târihimiz bizi uyaran nice hadiselerle doludur: Uygurların Göç Destânı’nda Kağan’ın oğulları Ur Tigin, Kutur Tigin, Bugu Tigin, Sungur Tigin ve Galı Tigin’dir. Galı Tigin Çin İmparatoru’nun kızı Kyu li Yen’e âşık olur. Kızı ister, ama Çinliler prensese karşılık Uygurlaca kutsal sayılan Hulin adlı küçük bir tepeciği isterler. Tepecik, kız karşılığı verilince uğursuzluk başlar, kurt, kuş, dağ, tepe “göç, göç!” inlerler. İşte Uygur Destânı’nın dramatik hikâyesi…
Bu olay Türklere ibret olmuş bir daha bir karış toprak vermeyi zül ve en büyük ihânet saymışlardır. Savaşlarda kaybedilen toprakların bedeli para değil can, kan ve haysiyet olmuştur.
YENİ TÜR İHÂNET
İttihâd ve Terakkî deyip de geçmeyelim. Bu cem’iyyet ve sonrasında yâni 1908’de başlayan II. Meşrûtiyet ve devâmında ilâ târîh-ı âhir global Siyonist-İngiliz oyunlarıyla nice topraklarımız cüz’î paralarla satıldı. Cennetmekân Abdülhamid-i Hân-ı sânî hazretleri bütün baskılara rağmen Filistin’den Yahûdî’ye toprak vermediği için en şen’î iftiralara uğramış ve bu senaryonun sonunda Osmanlı yıkılmış, 7. asırdan beri devâm eden Hılâfet lağvedilmiştir. Aslında bu bizim aynı delikten ilk ısırılışımız değil, zehirlenerek katledilmemizdi.
BEYLİKLER NE YAPTILAR?
Anadolu’da Türklüğü mayalandıran Anadolu Selçuklu Devleti’dir. Îran’da kurulan Büyük Selçuklu Devleti’nin devâmı olmakla birlikte Anadolu Selçukluları bu topraklara şehirleşme plânını, altyapıyı, devlet düzenini getirmişlerdir. Ne yazık ki dünyâyı kasıp kavuran Moğol belâsı Anadolu’ya da el atınca bu zâlim, gaddar, hunhar Cengiz ahfâdı Orta Asya, Mâverâünnehir, Bağdâd’daki muhteşem şehirleri, kâşâneleri, kütüphâneleri yıkıp asırlarca unutulmayan bir fâciayı bu topraklara yaşatmıştılar. Bu istîlâlara daha fazla dayanamayan Anadolu Selçukluları İlhanlı Vâlileri tarafından müstemleke gibi idâre edilmeye başlayınca, kaybolan millî ve büyük otoriteyi bağımsız Türk toplulukları ayrı ayrı temsîl etmeye başladılar. İşte Anadolu’da “uç beylikleri” veyâ “ucât” diye anılan beylikler dönemi böylece başlamış oldu.
Ayrıca gerek Anadolu Selçukluları gerekse Beylikler dönemine âit gerekli belgelere sâhip değiliz. Bizim devlet teşekkülümüze âit belgeler 15.yy’dan evvel teşekkül etmemiştir. Az sayıdaki kaynaklar da çok önemlidir. Bu kaynaklar şunlardır: “Estarâbâdî’nin Bezm ü Rezm’i, Trk. Trc. M. Öztürk, Ankara 1990, Şikârî’nin Karamanoğulları Târihi, Nşr. Mustafa Koman, Konya 1940, Enverî’nin Düsturnâme’si Nşr, 1928, Melikoff-Sayar Le Destan L’Umur Pacha, Paris 1954, Niğdeli Kadı Ahmedü’ş-Şefîk’ı Süleymâniye- Fatih nr. 4519 Aksarâyî’nin Müseretü’l-ahbâr’ı Neşr. O Turan, Ankara 1944, Fuad Köprülü’nün Anadolu Selçuklu Târihi’nin Yerli Kaynakları, Belleten VII, 27, 1943, s. 459-522.” (Feridun Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikleri Dünyası)
BEYLİKLER ZARARLI UNSURLAR MIYDI?
Gerek Selçuklu Devletleri, gerek Anadolu Beylikleri gerekse Osmanlı Devleti aynı soydan, Oğuz Ata’nın torunları kolundan gelen topluluklardı. Bu yüzden en azından ırkî bir müşterekleri bulunuyordu ve en önemlisi de hepsi Müslüman’dı. Fakat önceki Türk devletlerinde merkezî otoriteye hepsi sâhip olmak istedikleri için Osmanlılaşma kolay ve hızlı olmamıştır. “Osmanlılaşma” diyoruz, çünkü bu beylikler içinde bu otoriteyi sağlama güç ve liyâkati ancak “Kayı”nın Osmanlılarında vardı ve Moğol belâsıyla mücâdele edecek güç ve hattâ ileride müstakbel bir Orta Çağ devleti kurma kabiliyeti bu boyda mevcuttu. Selçuklunun İlhanlı hâkimiyetini kabûl ettiği zaman henüz uç beyliği bile almamış Kayıların, Moğollarla kısmî vur-kaç savaşları bu azgın kavmin bile şaşırmasına sebep oluyordu. Öyle ya koca devletlere baş eğdiren bu zâlimler topluluğu bir çadır topluluğu çobanlarla nasıl başa çıkamazdı?
Kayılar çadır kültürünün Orta Asya kaynaklı, çobanlık yapan bir topluluk idi. Başlangıçta ticâretleri yoktu. Buna şaşırmamak lâzım. Çünkü onlar gazâ erleri olup bu yola adanmış i’lâ-yı kelimetullah gâzîleri idi. Onun için devletin ilk adı da “Gâzî Devlet”ti. Gerek Halep’te, gerekse Pasinler’de yeterli otlak ve geniş yayılma alanları bulamadıkları için Batı’ya göçmek zorunda kaldılar. Burası Söğüt-Domaniç civârı olup Bizans toprakları bitişiğinde idi. Yâni artık doğuda Moğol, batıda da Bizans vardı. Tekfurların imparatorluktan âdetâ bağımsız gibi yönettikleri Bizans, görünüşte büyük fakat aslen zayıflamaya yüz tutmuş bir şer odağı idi. Büyük tekfurluklar devlet içinde devlet gibi yönetiliyordu. Kayı, Söğüt ve Domaniç’e gelmeden önce onları tehdîd eden hiçbir güç yoktu. Karacahisar, İznik ve özellikle Bursa kendilerinden emîn, yöneticileri refah, halkın ise zulüm içinde yaşadıkları muhkem kalelerdi. Konstantinopolis (İstanbul) belki Kızılelma’ydı, ama henüz telaffuz bile edilmiyordu.
OSMANLI DEVLETİ’NDEN EVVEL
Osmanlı Devleti kurulmadan Süleyman Şah’ın oğlu Ertuğrul’un hayâtı biraz da efsânelere dayanır. Yâni net vesîkalar yoktur. O zaman Ertuğrul Bey’in Bizans sınırlarını yurt tutması bir mâcerâ değil, hedefinin ne kadar büyük olduğunu gösterir. Kayı’nın bu akrep yuvasına yakınlaşması, Rumeli’ye yâni Batı’ya yâni “İ’lâ-yı kelimetullâh”a açılan kapıydı.
Moğolların Anadolu Selçuklularını hemen hemen etkisiz hâle düşürmesiyle Bizans’ı tehdîd edecek hiçbir güç yoktu. Çünkü Batı’da başka devlet yoktu. Beylikler, Bizans’a karşı tehdîd olarak görülmüyordu. Kayı, zaman zaman bir müstevlî devlet olan Cengiz ahfâdı İlhanlılarla dalaşmaya başlayınca Bizans kendi adına çok rahatladı. Bir küçük oba hem Moğol’la hem de Bizans’la uğraşamazdı ki!
Kayı Obası’nın Moğollara karşı mevzî’ galibiyetleri Bizans’ta telâş ve korkulara sebep olmaya başlamıştı bile. Öyle bir oba düşünün ki baştaki beyi, kilim dokuyan kadını, dervişi ve çocuklarıyla cihâddan başka hiçbir gayesi olmayan bir deli-velîler topluluğu. “Nasrun minnallâhi ve fethun karîb” sırrına ermiş bir cihâd ordusu… Ovayı basan sel gibi Orta Asya’dan tâ Heleb’e oradan Anadolu’ya sonra da Bizans sınırına dayan bir sel. Bir tufan... “İnanıyorsanız üstünsünüz” ilâhî düstûruna gönülden bağlı bir şehâdet âşığı mü’minler topluluğu.
SELÇUKLU’NUN ZAAFI ANADOLU’YU NASIL ETKİLEDİ
Selçuklunun zayıflamasıyla birlikte Anadolu’da merkezî otorite kaybolunca Türkmen beyleri, Anadolu haritasını parselleyerek yamalı bohçaya çevirdiler. Her birisi lider beylik olma ihtiras ve kibrine düştü. Cihâd ikinci plândaydı. Kayı’nın bunlardan farkı “cihâd” rûhuydu. Bu meyanda Eretna, Kâdı Burhâneddîn, Eşrefoğulları, Tekeoğulları, Lâdik (İnançoğulları), güneyde Hamidoğulları, Dulkadıroğulları, kuzeyde bunlardan ayrı ve devlet statüsünde merkezî Bizans’la irtibatlı kuvvetli bir Trabzon Rum Pontus İmparatorluğu… Ayrıca yine kuzeyde Çepniler vardı.
Bu kadar güçlü Türkmen beylikleri bölünen kuvvetiyle İlhanlıların hâkimiyetini kabûl ederek Moğol vâlilerin tahakkümüne girdi. Sonradan Bizans da Moğol’la antlaşma yapınca Anadolu’da Türk gücü âdetâ sonlanıyordu.
Bu hâldeki beylikler hâlâ Kayılarla uğraşıyor ve cihadla birlikte ticârette de adını duyurmaya başlayan bu obaya destek vermek yerine Bizans’la görüşüyor ve onlarla soydaşlarına düşmanlık yapıyorlardı.
Fakat Rabb’im Bedir’de olduğu gibi bu tertemiz İslâm mücâhidlerine nusret üzerine nusret veriyordu. Cenâb-ı zü’l-celâl ve tekaddes hazretleri bu topluluğa akrep yuvası olan Bizans’ta çok geçmeden bir de bağımsız İslâm Devleti kurdurdu. Râyet-i Peygamberî ve Tevhîd-i Bâri sancağı artık Karacahisar, İznik ve nihâyet Osman oğlu Orhan Bey zamânında Bursa’da dalgalandı. Bu aslında Bizans’ın çöküşüydü. Güvendikleri bir tek merkezleri Konstantinopolis, yâni İstanbul kalmıştı.
YİNE BEYLİKLER YİNE AYAK BAĞI
1350’den itibaren Osmanlı artık asıl misyonu olan Rumeli’ye açılma hedefini izhâr edince kendilerine hep ayak bağı olan beylikler yine problemler çıkarmaya başladı.
Bu arada Osmanlının yaktığı cihâd ateşi birtakım beyliklerdeki Türkmenlerin Osmanlıya katılmaları Beyliklerde hased ve kin fitnesini de alevlendirdi.
Osmanlı Karesi Beyliği’ni ele geçirince bu sefer de Germiyan problemi çıktı. Osmanlı kardeş kavgası istemiyordu. Hedefi çok büyüktü ama Beylikler bunu anlayamıyorlardı. Osmanlı Haçlı’ya savlet ettikçe beylikleri çelmeleriyle karşılaşıyorlardı. Bizans’la en karışık durumdayken bir de Germiyan’la uğraşmak kolay değildi.
Osmanlı, Germiyanlarla sıhriyyetle (nikâh bağı) bu tehlikeyi savuşturup Hamidoğulları’ndan da parayla satın alınan topraklarla gücüne güç katıyordu.
Önceleri Çinlilere, Prensesine karşılık “Kutlu Dağ”ı veren ve felâkete sürüklenen Uygurlardan sonra şimdi de Hamidoğulları toprağı para ile Osmanlıya satıyordu. Bu beyliğin aczini, Osmanlının kudretini gösterir. Topraklarını ve prestijini genişleten Osmanlı artık bu beyliklerden biri olmadığını da gösteriyordu.
BAŞKA BİR DERT: KARAMANOĞULLARI
Sonradan Osmanlıyı en çok uğraştıran bir beylik olarak Karamanlılar, Memlûklerin de desteği ile Kıbrıs Frank Krallığının ele geçirildiği Gorigos üzerine sefere çıkılmıştı. Târih: 1367... Bu seferle, vârisi oldukları iddiâsı ile bütün beylikleri otoriteleri altına toplamayı amaçlıyorlardı. Karamanlıların bu savaşı kaybetmesi sonrası saygınlıkları bittiği zaman Sultan I. Murâd bundan fazlasıyla faydalanmıştır.
1387’de “Frenk Yazısı Savaşı”nda Osmanlılar karşısında uğradıkları mağlûbiyet Karamanoğulları’nın sonu olmuştur. Bunun en önemli neticesi de Osmanlıların birçok beyliği de idâresi altına almış olmalarıdır. (Faydalanılan Kaynak, Emecen age. Beylikler.)
Göktürkler döneminde bu kavim Kırgız, Türgiş vs. Türk kavimleriyle savaşmışlardır. Kendi soyundan olan bu devletlerle savaşmasaydı Göktürkler çok daha büyük bir devlet olabilir ve belki de Çin’in hîlelerine kanmazdı.
Timur Han’la Yıldırım Han’ın savaşı da kardeş kavgasıdır. Fakat bunların en acısı Yavuz’la, Şah İsmâil’in savaşıdır.
Türklerin kendi aralarında yaptıkları savaşlar bir otorite ve merkezî güç savaşıdır. Derler ya “Bir postta iki derviş oturur ama bir şeyh oturmaz.” Bir tahta da iki hakan oturmaz.
Şah İsmâil’in ideali ne Türk birliği ne de otorite savaşı idi. Îran bölgesini Osmanlıya karşı yeni bir güç olarak devşirdiği “Kızılbaşlık”ı “Şia”yı Anadolu’ya da yayma savaşıydı. Gerçi Türkler genelde “Şiî” olmadı ama Şah İsmâil ve Hurûfîlerin desteğiyle Anadolu’da sistemleşmiş bir inanç ortaya çıktı. Ve o Îran, Osmanlının her Batı seferinde bize nice gâileler açmıştı.
Kısacası bizim ilk sokulduğumuz yılan deliği Çaldıran Savaşı, sonra Tanzîmât Fermânı ve bir delikten defâlarca sokulduğumuz taarruzun başlangıcı İttihâd ve Terakkî’nin kurulması ve sonrasıdır.
Evet bir mü’min bir delikten iki defa sokulmazdı, ama îmânımızın sorgulandığı dönemlerde defâlarca sokulduk ve hâlâ da o yılanlar o deliklerde bekliyorlar.

