Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Demokrasiye geçiş sancıları
0:00 0:00
1x
a- | +A

Yirminci yüzyıl sistemlerin altüst olduğu bir yeni dönemdir. İmparatorluklar, krallıklar yerlerini demokrasilere terk etti. Demokrasiler, krallıklardan daha şedîd müstemlekeci zâlim idâreler doğurdu. İnsan haklarının bayraktarlığını yapan Batı demokratları bu hakkın sâdece kendilerine âit olduğunu savunup sömürdükleri ülkeleri kan göllerine çevirdiler.

Gerek fert gerek âile gerekse toplumda en çok aranan şey huzurdur. Huzur yoksa bu saydıklarımızın hiçbirinin işlerliği yoktur.

Bedeni bir virüs nasıl çalışamaz hâle getirir hattâ ölüme sürüklerse, huzûru bozan şeyler de bir toplumu çökertebilir. Peki, bir cemiyette neden huzursuzluk olur? Huzûrun varlığından rahatsız olan insan var mıdır? Neş’eli olmak, rahat çalışmak, yarınlara emniyetle bakmak bir insana nasıl zor gelebilir?

Mikropların bir görevi vardır. Onlar beden sağlığını ve düzenini bozarlar. Sağlığı ve düzeni bozulan insan verimsiz olur ve çevreyle uyum sağlayamaz. Bu insan rûhen çöker, hattâ saldırgan olur. Mikrobu küçümsememeli. Cirmi küçük, cürmü büyük olan bu mikroorganizmalar zamanla kolonileşir ve vücudu istîlâ ederler.

Devlet bünyesinin mikropları da şiddet, terör yâni anarşidir. Bünyede mikrop neyse toplumda terör de odur. Mikroplar görevli yaratılmıştır. Peki, teröristin fonksiyonu ne? Hasta ruhlu, bozguncu insan bu yolu hür irâdesi ile seçer. Mikrop hılkaten mâsumdur; terörist ise bu yolu isteyerek seçtiği için zâlimdir.

TERÖR VE ANARŞİ

Terör şiddete dayalı korku üretmektir. Anarşi ise işleyen sistemi bozup kargaşa ve kaos çıkarmaktır. Dolayısıyla bu tip organizasyonlar aynı fesat parantezindedir.

Ölüm ve kan olmayan şiddet korkutucu ve sindirici olmaz. Basit mitingler, gösteri yürüyüşleri bunlardandır. Bunlar genelde mâkul demokratik eylemlerdir. Ne var ki fitne üreten toplum mühendisleri bu tip olayları iyi kullanırlar. Yâni bu sosyal olaylar onlar için bulunmaz fırsatlardır. Birçok kanlı hadise bu mâsum gibi bilinen toplu olaylar içinde patlak vermiştir. Bu yüzden halk her türlü toplu yürüyüş ve fa’âliyetlerden çekinir.

1968’lerde basit forum ve yürüyüşlerle başlayan öğrenci hareketleri ülkemizi yıllarca süren kanlı olaylara sahne etmiştir.

KOMÜNİZMİN GIDASI ŞİDDET VE TERÖRDÜR

1970’lerde zirve yapan öğrenci olaylarını da sol fraksiyonlar istediği gibi yönlendirdi. Piramidal sistemle teşkilâtlanan sol fraksiyonlar, toplumun resmî ve sivil her noktasında departmanlar kurdular. İşçi, memur, polis, esnaf derneklerini ele geçirip yönlendirdiler.

Millet bunlara karşı nasıl bir reaksiyon gösterecekti?

Endonezya’da 27 Ekim 1965 târihinde kurulan KAMIYeni Endonezya Öğrenci Eylem Birliği” komünist hareketlere karşı üniversiteli öğrenciler tarafından kuruldu. Bu hareket “PKI” ve sol çevrelere karşı siyâsî baskı oluşturmayı hedefliyordu. 1966 yılında fa’âliyerleri yasaklanmış olsa da etkisi uzun süre devâm etti; hattâ ülkenin siyâsî dönüşümünde etkin rol oynadı.

OLAYLAR SAĞ-SOL HAREKETLERİ MİYDİ?

Bu örneği niye verdik? Türkiye’de de hızla yükselen komünist eylemlere siyâsî partiler ve kamu kuruluşları da katılınca, tehlikenin yaklaştığı anlaşılmaya başladı. 14 Aralık 1916’da kurulan MTTB (Millî Türk Talebe Birliği) 1967-1969 yılları arasında başkanlık yapan İsmail Kahraman’la sağ siyâsî bir boyut kazandı. Sonra da 1948’de kurulan Türkiye Millî Talebe Federasyonu (TMTF) da 1960’larda sağ siyâsî yapılanma içinde yer aldı. Bunlar ilk mücâdele veren kuruluşlardı. Fakat bu büyük tehlikeye karşı ilk sistemli ve geniş öğrenci plâtformu olan Ülkü Ocakları, 1960’larda kurulup 1970’lerde aktif toplum mücadelesine katıldı. Sonra bunların bünyesinden çıkan diğer resmî veyâ gayr-i resmî kuruluşlar bu oluşuma dâhil oldu. Bu teşkîlât diğerlerine hiç benzemiyordu. Îmanlı, aksiyoner, çoğu yüksek okul öğrencilerinden oluşan Ülkü Ocakları komünizme karşı âdetâ canlarını siper ettiler. Binlerce şehit verdiler. CCCP, Doğu Almanya ve diğer blok ülkelerince mâlî destek dâhil birçok lojistik argümanlarla beslenen bu devrimci kuvvetlere karşı şuurla ve Müslüman Türk halkının teveccühleri ile giderek Anadolu’nun bağrında da büyük ilgi gören bu hareket, Seyyid Ahmed Arvâsî’nin önderliğinde bir alperenler rûhuna büründü. Türkiye’deki bu hareketi bir sağ sol fraksiyonlar çatışması gibi gösterenler tabîî kasıtlıydılar. Bu bir beka hareketiydi.

KTÜ’deki akademisyenliğim sırasında Kazak, Kırgız ve Azerbaycanlı hocalar da üniversitemizde görev yapıyorlardı. Bunlardan Âzerbaycan Türkü Nâzım Bagırof ve Kazak Türkü Altay Sarsanuli Amanclof’un sözlerin hiç unutmam. Bana bir gün dediler ki: “Komünist blok yöneticilerinin Türk topraklarında en çok nefret ettikleri ve korktukları kişi Alpaslan Türkeş ve en nefret ettikleri dernek de Ülkü Ocakları’dır; bunlar olmasaydı Türkiye’yi daha kolay bloklarımıza katabilirdik.”

Sonra da bunun adına sağ sol çatışması diyecek ve hafife alacak bir gâfil grubu da vardı. Dikkat edin gâfil grubu diyorum, çünkü hâinler bunun ne olduğunu zâten biliyorlardı.

Demokrasiye geçiş sancıları
Başlık ResmiDemokrasiye geçiş sancıları

VE ALIŞILAGELMİŞ İHTİLÂLLELER (DARBE ADI ALTINDA)

İhtilâller her hâlükârda toplum yapısını tahrip eder ve onu yeniden bir sisteme zorlar. Toplumlarda en zor şey ihtilâl veyâ benzer hareketlere intibâk edebilmektir. Millet canlı organizma, devlet ise onun koruyucu kılıfıdır. Canlı organizma yâni millet (beden) mevsim geçişlerinde bile zorlanırken, toplumlar yeni idârî şekillere kolay alışamazlar. Bu yüzden her ihtilâl, devrim vs. ne derseniz deyin toplumu yeni sisteme intibâk ettirmek için demokrasiyi zincirler, hukûku askıya alır, fikir hürriyetini perdeler… Yeni devrim yönetiminin yasaları kesin ve bağlayıcıdır.

Toplumlar yeni bir zorlayıcı sistem değişikliğine kolayca yatay geçiş yapamazlar; bu zâten sosyoloji bilimine de aykırıdır.

Sosyal plâtformlar yavaş yavaş oluşmuştur. Medeniyet geçişleri ihtiyârî (isteğe bağlı) kültür geçişkenliği zamanla, ihtilâller ise icbârî (zorla) yâni şiddet ve kanla olur. İhtilâller eski sistemi takviye etmek veyâ onun temelinde yeni bir hayat tarzı geliştirmek için yapılmaz. İhtilâller devlet bünyesini bozarken fertlerde moral değerleri sıfırlar. İhtilâllerin bir başka yüzü de yeni bir kültür plâtformu geliştirmektir. Eski ve köklü kültür yerine değişik kültürlerden alınan millete tamâmen yabancı bir taban oluşturulur. Bu yüzden sistemin yeni uygulayıcıları ile millet arasında mutlakâ bir uyumsuzluk olur.

İhtilâller, halka daha fazla demokrasi, daha fazla eşitlik, insan hakları, refah gibi şeyler vadeder ama bunların hiç birisi gerçekleşmez. Yeni sistem demokrasi ve insan haklarına geçişe zâten terstir. Ne Fransız ne Sovyet komünist ihtilâli ne de Çin komünist devrimleri halka mutluluk vermiştir. Halk eskiyi mumla aramıştır. Fransız Devrimi zamanla oturmuş olmakla birlikte komünist devrimler halka kan kusturmuştur. Halka rağmen yapılan her devrim nerede ve ne şartlarda olursa olsun kanla ve şiddetle oturtulmaya çalışılmıştır.

Ayrıca Fransız İhtilâlinin anlaşılır bir yönü vardı. Kilise asırlarca insanlara din adına kan kusturmuştu. Bu ihtilâlin ana teması elbette kilisenin otoritesini kırmaktı. Dolayısıyla asıl savaş kiliseye karşıydı. Lâiklik bu amaçla ihdâs edildi. Bunu fırsat bilen ihtilâlciler dîne topyekûn savaş açtılar. Kiliseler yıkıldı, tahsisatları kesildi. Katoliklik yerine bir insânî din ihdâs edildi. Yâni din unutturulmak istendi. Sonra bunu fırsat bilen bâzı ülkeler lâisizmi din karşıtlığı olarak kullandı. Bugün hâlâ Fransa burka yasaktır. Okullarda dînî eğitim ve semboller kısıtlıdır. Hatta birçok ülkede futbol maçlarında futbolcuların oruç açmaları için maç sırasında ara verilirken, Fransa’da yasaktır.

Bizde 27 Mayıs darbesi giriş, 12 Mart darbesi gelişme, 12 Eylül sonuca hazırlık, en gaddarı da literatürlerde benzeri olmayan 28 Şubat’tır.

Lâisizm, temelde din uygulamasında esneklik sağlarken bizde maalesef ağır hasarlar bırakmıştır. Post modern diye târif edilen 28 Şubat garâbeti yüzünden, Müslüman kızlarımızın eğitimi engellenmiş, iknâ odaları kurulmuş, namaza gidenler ve oruç tutanlar fişlenmiş… Bunlar ne adına yapılmış? Lâiklik adına… Şimdi gelin de lâikliğin mâsum olduğuna Müslüman Türk halkını inandırın.

ULÜ’L-EMRE İTÂ’AT

Her ne kadar demokrasi kavramı eski Yunan filozoflarından beri terennüm edilse de ilk ve Orta Çağlarda bu kavram bilinmezler arasındadır. Zâten, hürriyet, adâlet, eşitlik gibi mefhumlar Fransız İhtilâli’nin siyâsî ve idârî âleme sunduğu yepyeni ıstılâhlardır. Bu kavramlar 18. asırdan zamânımızın da içinde bulunduğu idârî yelpâzede ne kadar uygulanıyor? Krallıklardan cumhûriyetlere geçen Avrupa’da sistem çarkını Sovyet Doğu Bloku altüst etti. Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Polonya, Çekoslovakya, bölünen Doğu Almanya, Çarlık Rusya’nın yıkılışıyla komünist bir sistem kuran CCCP işgâliyle demokrasiye 1989’lara kadar hasret kaldılar.

Bu çarkın dışında kalan ülkeler, hânedan, krallık veyâ prenslik nostaljisiyle yerleşik sistemi devâm ettirdi. Dolayısıyla demokrasinin beşiği olan İngiltere, Norveç, Danimarka, İsveç, İspanya, Hollanda ve Belçika’da meşrûtî krallıklar devâm ediyor.

Arap ülkeleri genelde doğrudan krallıklarla idâre edilirken, Afrika ülkeleri son zamanlarda gelen bağımsızlık sarhoşluğu ile mest olmuş, ama ellerinden kurtuldukları Fransa, Hollanda, İngiltere, İtalya gibi müstemlekeci devletlerin fitne ateşindeki kaos ile sık sık askerî darbelerle henüz demokrasinin ne olduğunu bile anlamamışlardır. Çin’in yumuşayan komünizmine karşı ilkel ve kapalı devre bir yönetimle halkı uyutmaya devâm eden bir Kuzey Kore varlıklarını ne kadar sürdürebilirler, Allah bilir.

Osmanlı yıkıldıktan, daha doğrusu yıktırıldıktan sonra Türkler birtakım inkılâplarla tamâmen kültür ihtilâline dayalı yepyeni bir sisteme geçti. Bu dünyadaki birçok değişimden çok daha farklıydı. Doğu kökenli bir toplum Batı kökenli bir topluma dönüştürüldü. Bu değişim de kolay ve basit olmadı. Olağanüstü kanunlar, olağanüstü mahkemeler, hâlâ tartışılan uygulamalar geçmişin izleri silme ve yeni târih uygulamaları bu tartışmaların uzun süre devâm edeceğini gösteriyor.

Devlet otoritesinde isyân ve sistem değiştirme isteği mutlak düzensizlik meydana getirir. Bu yüzden Allâhü zülcelâl ve tekaddes hazretleri Kur’ân-ı kerîmin Nisâ 59. âyet-i kerîmesinde: “Ey îmân edenler, Allâh’a, Peygamber’e ve içinizden kendisine yetki verdiğiniz yöneticilere itâat edin” buyuruyor. (Buradaki yönetici sizden olmak kaydı ile tasrîh edilmiştir.)

Ayrıca Yüce Nebî “Emîrin beğenmediğiniz işlerine sabredin. Zîrâ cema’atten bir karış ayrılan câhiliye ölümü ile ölmüş olur” buyuruyor. (Buhârî) Yine Risâletpenâh Efendimiz şöyle buyuruyor: “Günâhı emretmedikçe emîre ita’at Müslümân’a vâciptir.” (Beyhekî)

Hassas nokta ise “günâhı emretmedikçe” her Müslüman için emîre mutlak ita’atin vâcip olmasıdır. Âyet-i kerîmede “sizden olan” denmesi de bunu ifâde etmektedir. O hâlde bir Müslüman işleyen devlet çarkına çomak sokup huzur bozmaz.

FESAT ORTAKLIKLARI

İhtilâller, devrimler inkılâplar dünyâda milyonlarca insanın ölümüne, yerlerinden yurtlarından koparılmasına veyâ zindanlarda çürümelerine sebep olmuştur. Mallara el konulmuş, yuvalar dağıtılmış, âileler yok edilmiştir... Adına halk ihtilâli, halk devrimi veya imajı yumuşatmak için inkılâp da dense millet irâdesi dışındaki her sistem anti demokratiktir. Bu sistemlerde hukuktan söz etmek mümkün değildir. Her antidemokratik hareket kendi olağanüstü mahkemelerini kurar, sistem anayasası devreye girer, en önemlisi de bu düzenin doğurduğu yeni sistem insanları türer. İhtilâl idâreleri yeni dolgu maddelerini çabuk bulur.

Dünyâ yönetiminin çehresini devrimler, ihtilâller ve inkılâplar değiştirmiştir. Mutlak monarşilerde demokrasilerden söz etmek mümkün değildir. Mutlakıyetlerde yıllarca süren alışılan bir düzen varken, devrim yönetimleri kendi sistemlerini oturtmak için insan haklarında bahsedilemeyecek infazlara dayalı uygulamaları devreye sokar. Hattâ devrim yönetimleri monarşileri mumla aratır.

Yeni düzen kanlı tedbirlerle oturtulduktan sonra bu sistemin yeni bir tarîhe de ihtiyâcı vardır. Eski sistem yıkıldıysa kötüdür?! Yeni sistem halka benimsetilmelidir. Eski sistemin güzelliklerini silmeden yeni sistem oturmaz. Bu yüzden her yeni sistem, yeni bir hukuk, yeni bir edebiyat, yeni bir târih ve mümkünse eski kültürden bile soyutlanarak yeni bir kültür plâtformu kurar. Dolayısıyla yeni düzen basını, yeni düzen hukukçuları ve bunları hazırlayan ve savunan devrim kalemşorları da türer. Bu sistemin yalancıları ve mutabasbısları (şakşakçılar) ile hiçbir kralın soytarısı boy ölçüşemez.

Yeni türetilen destekçilerin bildikleri tek hareket eğilmek, tek kelimeleri “evet” ve tek cümleleri de “Siz ne yaparsanız doğrudur efendim”dir.

YENİ DÜNYÂ DÜZENİ

Yirminci yüzyıl sistemlerin altüst olduğu bir yeni dönemdir. İmparatorluklar, krallıklar yerlerini demokrasilere terk etti. Demokrasiler, krallıklardan daha şedîd müstemlekeci zâlim idâreler doğurdu. İnsan haklarının bayraktarlığını yapan Batı demokratları bu hakkın sâdece kendilerine âit olduğunu savunup sömürdükleri ülkeleri kan göllerine çevirdiler. Asırlardır sürdürdükleri kölelik sistemini medeniyet havârîliği adı altında devâm ettirmek istedilerse de uyanan köleler zâlim efendilerini yurtlarından söküp attılar. Peki, kurtulabildiler mi? Hayır!

Yeni dünyâ düzeninde küresel haritayı tekrar çizen ABD ve zâlim çömezi İsrâil durdurulmazsa Efendimiz’in işâret buyurduğu kıyâmet alâmetlerinden “melhame-i kübrâ” yâni büyük kapsamlı savaş Orta Doğu’da hattâ diğer yerlerde de giderek yaklaşmaktadır.

Bu saldırgan nizâma karşı “güçlü devlet olmak”, kan içici yarasalara karşı en caydırıcı tedbirdir. Kısacası dosta güven, düşmana korku salmak mecbûriyetindeyiz. İşte bu tam da beka mes’elesidir.

Prof. Dr. Osman Kemal Kayra’nın önceki yazıları…