Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Osmanlının son devrinde saltanat ve hilafete bakış
0:00 0:00
1x
a- | +A

Osmanlıda 1750’lerden sonra yaşanan önemli çalkantıların sebebi, Avrupa’daki fikir hareketleridir. Demokrasi kavramı ve otokrasiye karşı gelişen fikrî ve faal plâtformlar özellikle mektepli gençleri etkilemeye başladı.

Bu meyanda Osmanlıyı değişime uğratmaya çalışan ilk fikrî hareket Tanzîmât’tı. Bu hareket Osmanlı yönetimini ilerde meclisin açılmasına kadar götürecekti. Tanzîmât “nizamlar” demektir. Hâlbuki Osmanlının gâyesi “nizâm-ı âlem” yâni cihâna nizam getirmekti. Ancak âleme nizam vermek isteyen Osmanlıya, Avrupa yön vermeye başlamıştı. Bu Osmanlıya bir zillet ayarıydı. Oğuz Kağan’dan beri “kut almış” kağanın töresi ışığında devlet yöneten Türkler ilk defâ otorite paylaşımı tehdîdi ile karşı karşıya geliyordu.

Şinâsî’nin “Bir ıtıknâmedir insana senin kaanûnun //// Bildirir haddini sultâna senin kaanûnun” (Senin bu kanûnun (Tanzîmât Fermânı) insanlara kölelikten kurtuluş berâtıdır ve senin bu fermânın sultâna haddini bildirecektir).

Burada “had bildirmek” tevriyeli olarak hem haddini bildirmek yâni tehdîd anlamında bir ibâre olup aynı zamanda yönetim hudûdunu bildirmek olarak kullanılmıştır.

Zâten Şinâsî aynı kasidede, “idol” olarak gördüğü Mustafa Reşîd Paşa için “Ey ahâlî-i fazlın reis-i cumhûru” (Ey fazîletli insanların cumhurbaşkanı) ifâdesini kullanması, o gün için ilerideki parlamenter sistemin ilk işâret fişeğiydi.

Osmanlının yönetimi Batı’yı neden bu kadar alâkadar ediyordu? Osmanlı tek bir devlet; Batı ise devletler topluluğu idi. Batı devletlerinin tamâmına yakını monarktı. Mes’ele saltanat falan değil, azınlıklara ve bütün Hristiyan gruplara geniş haklar tanımaktı. Bu tam bir uydurma plânıydı. Osmanlı zâten gayr-i Müslimlere en geniş hakları tanımıştı.

Osmanlı Batı gibi değildi; işin içinde bütün İslâm âlemini bağlayan “hilâfet” vardı. Batı’da ise üçe ve kendi içindeki türevleriyle beşe altıya bölünmüş bir Hristiyanlık ve sembolik bir Papalık vardı. İstanbul ve Doğu Roma bağlamında Patriklik Batı için özellikle de Rusya ve diğer Islav kavimler için çok önemliydi. Avrupa’da yaşayan teba’a için hilâfet değil saltanat önemliydi. Avrupa’daki Osmanlı teba’ası, ne idârî ne de dînî yönden bir sıkıntının içindeydi. Dinlerinde serbest, idâri ve adlî yönden de emniyyet içindeydiler. Saltanat, Batı için tehdîd; hilâfet ise İslâm beldeleri için sığınma ve iftihâr vesilesi idi.

Aslında hilâfet her ne kadar Yavuz zamanında Osmanlıya gelse de şümul bakımından Oğuz Kağan’a kadar uzanan bir otorite kavramıydı ve bunun da adı “kut”tu. Bu ifâde “kut” “tengri kut” “idi kutıduk kut” gibi mânâsı ile kuvvet oluşturan bir kavramdı. Türk kağanları “kut almış” olarak bilinir ve Kök Tengri’den aldıkları güç ve onay ile devleti yönetirlerdi. Göktürk Kitâbeleri’nde “Tengri küç birtük üçün özüm kutum bar üçün” (Tanrı güç verdiği için ve şahsımda (kağanlığımda) bulunan kut için) ifâdesi bunun göstergesidir. Bu şümullü yönetim kağana hem idârî hem de ilâhî bir güç veriyordu.

SALTANAT VE HİLÂFET

İslâm’ın başlangıcında elbette anladığımız manada “hilâfet” yoktu. Hazreti Peygamber hem devlet reisi hem de ordu komutanı idi. Bu yönüyle Medîne’deki ilk İslâm devletinin reisi olan Efendi’miz hem tek yöneticiydi hem de peygamberliği dolayısıyla ilâhî gücü de elinde bulunduruyordu. Yâni hem ahkâma hem de esrara hâkimdi. Onun vefâtı aynı sistemin devâmı için yönetimde ilâhî gücün devâmı ve onun işâretiyle esrârı da elinde bulunduracak bir ahkâm yöneticisi gerektiriyordu ki bu ilk örnek de Hazreti Ebûbekir idi. Efendimiz’in sonrasındaki bu özellikleri taşıyan yöneticiye “Halîfe” denildi. “Râşid Halîfeler” döneminde hilâfet, İslâm’ın ta kendisi, Emevî ve Abbâsîler döneminde aba altında sopa gösterme, Yavuz Sultan Selîm’le birlikte “zıllulâh-ı fi’l-âlem” yâni kelime anlamı olarak (Allâh’ın yeryüzündeki gölgesi, meâlen ise Allâh’ın yer yüzündeki mânevî gücü olarak yorumlandı.

17.yy.lara kadar maddî yönden çok kuvvetli olan Osmanlı hem Müslümanları hem de Hristiyan teba’ayı şer’-i ve örfî hukukla rahatlıkla idâre etmiştir. Sultan Abdülhamîd ile birlikte devletin hem Batı’da hem de geniş Osmanlı coğrafyasındaki gücünü kaybetmesiyle “ittihâd-ı İslâm” (İslâm Birliği) mecbûriyeti kendisini hissettirmiştir.

Batı’da Papalık yamalı bohça gibi olan Hristiyan dünyâsında belli bir topluluğun dînî sembolü olarak hüküm sürerken, hilâfet İslâm toplumunda 19.yy’a kadar hep varlığını ve gücünü korumuştur. Osmanlı halkı saltanâtı dünyâ yönetimi olarak görürken hilâfeti Hazret-i Peygamber’den ve Hulefâ-i Râşidîn’den bize verilmiş bir armağan olarak gördüler. Halîfeleri anarken Hazret-i Peygamber’i ve dört Halîfeyi düşündüler. Merhûm babam, annesine “Anne bize pâdişah efendimizi anlatsana” dediğinde babaannem: “Evlâdım şu anda abdestim yok; halîfe efendimizi abdestsiz ağzıma alamam” dermiş. Osmanlı sultanlarını güçlendiren unsur hilâfetti. “Zıllulâh-ı fi’l âlem”in de anlamı buydu zâten. Papalıkta ruhbanlık esas olduğu için alt kademeleri de buna uyarken Pâdişahlar evlenmiş ve çoluk çocuk sâhibi olmuşlardır.

Batı her ne kadar kurdurduğu cem’iyetlerle Osmanlıda taçlı demokrasi (meşrûtiyet) yol açarken asıl hedefleri hep hilâfet olmuştur. Hâlâ da birçok Avrupa ülkesi meşrûtiyetle yönetilmektedir. Ama Batı sistemin işlemesinde evvelâ saltanâtı sonra da hilâfeti yıkmayı amaçlamıştır. Hilâfet son zamanlara kadar bütün İslâm dünyâsında İslâm Hilâli ve cihâd sancağı anlamındaydı. Hudutları Asya Hindistan, Pâkistan, Endonezya, Avrupa ve Afrika gibi geniş bir alanı kapsıyordu. I. Cihan Savaşı’nda Hindistan’ın yüklü maddî desteği bu gücün ifâdesidir.

Osmanlının son devrinde saltanat ve hilafete bakış
Başlık ResmiOsmanlının son devrinde saltanat ve hilafete bakış

HİLÂFETİN GÜÇ KAYBETMESİ

Abbâsî hilâfetinin 11. asırdan sonra güç kaybetmesi ve Fâtımîlerin tasallutu ile ne saltanat ne de hilâfet fonksiyonunu icrâ edemez hâle gelmişti. Onları bu sıkıntıdan kurtaran Tuğrul Bey’e Kaaim bi-Emrillâh Bağdad’da hilâfeti zâten zımnen vermişti.

Hilâfet bir Sünnî İslâm geleneği olmasına rağmen Şi’î Fâtımî devleti kendi hilâfetlerine sıkı sıkıya bağlıydılar. Onlara göre Hazreti Fâtıma soyuna yâni Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’e verilmesi gereken bu vekâlet kendilerinin hakkıydı.

Ayrıca Endülüs’te de bir Sünnî hilâfet vardı.

Şurası bir gerçek ki hilâfet hiçbir yönetimde Osmanlıdaki haşmet ve rağbeti görmemiştir. Halk saltanâta bağlı olsa da hilâfeti başka türlü algılamıştır. Nitekim hilâfet saltanattan iki sene sonra lağvedilmiştir. 1922’de saltanat ilgâ edilmiş fakat 1924’te hilâfetin ilgâsı ile ilk halk hareketi olan Şeyh Saîd isyânı vukû bulmuştur.

ÎRAN NEDEN HİLÂFETE HİÇ SÂHİP ÇIKMADI?

Şiî Fâtımî Devleti 909 yılında Kuzey Afrika’da Tunus’ta kurulmuş 969’da Mısır’ı alarak Kâhire’yi başkent yapmıştır. Bu devlet, 1171’de Selahaddîn Eyyûbî tarafından yıkılmıştır.

Îran başlangıçta Sünnî bir devletti. En ünlü İslâm âlimleri bunlarda yetişmiştir. Tefsîrin büyük âlimleri Kâdı Beydâvî, Fahrüddîn-i Râzî, Mu’tezile Zemahşerî İran asıllı olan, İmâm-ı a’zam’ın da Fars olduğu bilinir. Molla Câmi ve Hâfız-ı Şîrâzî de Farstırlar. Îran 16.yy.ın ilk yarısına kadar Sünnî idi. Babası ve dedesi Sünnî olan Safevîlerin önce Sünnî sonra Şiî olan büyük Sünnî katli’amcısı Şâh İsmâîl, Îran’ı Şiî yaptı. Ülkesinde âdetâ Sünnî soykırımı yaşattı.

Peki, sonraki asırlarda Îran neden bir Şiî Hilâfet kurmadı?

Modern Îran Pehlevîlerle monark bir yönetimde iken, Şah Rızâ Pehlevî’nin babası ılımlı bir dînî yönetim taraftârı idi. Îran 1925’ten i’tibâren lâik, militarist ve antidemokratik bir yönetime sâhipti. Şah Rızâ yönetimi 1979’a kadar sürdü. Sonra Fransa’da yaşayan Âyetullâh Humeynî yönetime el koyarak Mollalar sistemi denilen katı teokratik bir sistemle ülkeyi yönetmeye başladı. Kendisi de Şiilerce dînî merkez olarak bilinen Kum şehrine yerleşti. Ülkede yaşayan Farslar dışındaki Azerî Türkleri, Türkmenler, Belûcîler, Kürtler katı bir Şiî rejim baskısına tâbi’ tutuldular.

Âyetullâh “Allâh’ın âyeti, 12 İmâm’ın tâkipçisi, kutsal kişi” anlamlarına gelmektedir. Halk arasında bunlara Mehdî dendiği de vâkı’dir. Bunca dînî güce sâhip ve ekonomik yönden de hayli zengin olmalarına rağmen hilâfete i’tibâr etmediler. Çünkü “Âyetullâh olmayı zâten hilâfetê denk hattâ daha da üstün gördüler. Ayrıca hilâfetin gölgesinde Râşid hâlîfelerin (radıyallâhü anhüm ecmain) hâtırasını ve izlerini silmek mümkün olmadığı için bu konuya girmediler. Ayrıca ortada 632’den 1924’e kadar süren bir Sünnî hilâfetin yanında sâdece 202 yıl sürebilmiş bir Şiî Fâtımî hilâfeti de onları bu işe pek yanaştırmadı. Kaldı ki hilâfet kaldırılınca hiçbir devletin uhdesinde de değildi; isteselerdi buna sâhip olabilirlerdi

SALTANÂTIN VE HİLÂFETİN İLGÂSINA GİDEN YOL

Tüneller karanlık bir dehlizle başlar. Giderek ışığa ulaşılır. Osmanlıda tüneli kazanlar sonunda devleti bir karanlığa gömdüler. Tüneli kazanlarla, bunlara yardım edenler aynı amacı taşıyorlardı. Evvelâ bir meşrûtî krallık sonra da saltanâta son vermek… Hareketlerin başında saltanata ve hilâfete hep saygılı göründüler. Halkın geneli meşrûtî krallığın ne olduğunu bile bilmeden bu sistemi işlettiler. Fakat başlangıçta hilâfeti kaldırma fikri gündeme gelseydi bunu o günkü şartlarda başarmaları mümkün değildi. Sâde Anadolu değil, Arap, Afrika ve Asya İslâm toplulukları bile buna isyân ederlerdi.

İşte Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve onların matruşkası İttidâdcılar sistemi çok iyi kurguladılar. 1836’dan 1909’a kadar sabırla ve plânlı bir şekilde halkı alıştıra alıştıra istediklerini aldılar. Neydi ve kimdi bu Genç Osmanlılar ve Jön Türkler? Bunlar Osmanlının zayıfladığı bir dönemde ortaya çıkan meşrûtiyetçi ve sonrasında da katı bir Abdülhamîd Han düşmanı olan genç ve sözde aydın muhâliflerdi.

“Genç Osmanlı” deyimini ilk def’a 1828 yılında kullanan Charles Mc. Farlane’dır. Bu ifâde genelde Osmanlı gençlerine verilmiş isimdi.

Sonra 1855’te Ubicenhi, Sultan II. Mahmûd döneminde reform hareketlerine katılan devlet adamlarını ve o dönem Batılılaşma eğilimli Tanzîmâtçılarını “Jeune Turquie de Mahmoud” ve “Jeune Turquie d’Abdel Madjîd” ifâdesini kullanmıştır. Bu terimleri siyâsî ağırlıklı ilk kullanan ise Hipolyte Castille olmuştur. Batı’nın bu hareketleri başından beri desteklediği ma’lumdur. Meselâ Georges Badis Kaanûnî Esâsî yanlılarını aynı çatı altında toplayacağını zikrettiği bir gazete çıkarmakla tehdîd etmişti.

Aslında Jön Türk hareketi Fransız burjuvalarının bakış açısına çok benziyordu. Onlar da aydın kişiler olarak devlet yönetiminde söz sâhibi olmak istiyorlardı.

Jön Türkler de başlangıçta bir meclisin açılmasını ve bu mecliste kendilerinin de söz sâhibi olmalarını istiyorlardı. Bu dönemde hilâfet hiç gündemde yoktu. Hattâ bu dönemde saltanatın lağvedilmesi fikri hiç konuşulmamıştı.

Jön Türkler arasında da ayrı görüşte olanlar vardı. Muhâlefetleri gereği faâliyetleri ve çıkardıkları gazete ve dergilerden dolayı genelde Mısır’da veyâ Avrupa’da sürgün hayâtı yaşamışlardı. Sürgünde çok rahat hayat şartlarında yaşamalarına rağmen amaçları yurda dönmek ve burada faâliyetlerini sürdürmekti. Bunlar birçok def’a afv-i şâhâneye nâil olsalar bile fikirlerini inatla savunmaya devâm ettiler. Bu cem’iyetin önde gelen isimleri şunlardı: Abdullah Cevdet, Abdurrahman Bedirhan, Ahmed Rıza, İbrâhim Temo, Ali Fahrî, Ali Haydar, Bahâeddîn Şâkir, Derviş Hima, Ethem Rûhî, Hüseyin Tosun, İshak Sükûtî, İsmâil Canbulat, İsmâil Enver, Mahmûd Celâleddîn, Mehmed Ali Halîm Paşa, Hacı İbrâhimzâde Hamdî, Tarsûsîzâde Münîf, Tunalı Hilmî.

Bunların içerisinde bâzıları daha aktif ve daha dikkat çekicidir. Bir kısmı ileride edebî, politik, ekonomik ve dış siyâsette de belirleyici oldular.

Ahmed Rızâ: İttihâd ve Terakkî’nin önde gelen kurucularındandır. August Comte’un fikrî tâkipçilerindendir.

Ahmed Niyâzî: Arnavut kökenli ve Resneli Niyâzî diye bilinen bir çete başıdır.

Derviş Hima: Arnavut asıllı, Arnavutluk bağımsızlık hareketi delegelerinden biri.

Hüseyinzâde Alî: Âzerbaycanlı doktor ve siyâsetçi.

İbrâhim Temo: Arnavut asıllı doktor, siyâsetçi. Mekteb-i Tıbbiye’de iken Darvinist ve biyolojik materyalizme inananlardandı. Daha Tıbbiye sıralarında Diyarbekirli İshak Sükûtî, Çerkez Mehmed Reşîd ve Arapkirli Abdullah Cevdet ile İttihâd-ı Osmanlı Cem’iyyeti’ni kurdular. 30 Eylül 1895’te Ermenilerin başlattığı Bâb-ı Âlî baskını ve Müslümanlara karşı giriştikleri kanlı çatışmalarda, İshâk Sükûtî ve İsmâil İbrâhim ile birlikte 5 Ekim 1895’te dağıttıkları beyannâme’de Ermenileri ve Türkleri topluca Bâb-ı Âlî’yi, Şeyhulislâm konağını ve Yıldız Sarayını basmaları gerektiğini bildiriyordu. Yâni bu olayların fâilinin Ermeniler olmayıp müsebbibinin II. Abdülhamîd olduğunu savunuyordu.

İshak Sükûtî: Pâriste çıkardıkları gazetede “Bir Kürt” mahlasıyla yazılar yazan ve İbrâhim Temo ile berâber hareket eden İttihâdcı ve ihtilâlci.

Ayrıca meşhur Talat, Enver, Cemal triumvirliği ki Osmanlının çöküşünü hazırlayan elebaşlarıdır; hâlâ bâzıları tarafından kahraman diye anılırlar.

Osmanlıyı kimler yıktı? Türk’e kim ihânet etti? Tablo açık!

Prof. Dr. Osman Kemal Kayra’nın önceki yazıları…

ÖNE ÇIKANLAR