Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Mülkiyetin esası topraktır
0:00 0:00
1x
a- | +A

Medeniyet toprağa yerleşmekle başlar. Buna “beldevî” veyâ “medenî” olmak da denir. Kültür, medeniyetin bir unsuru olmakla birlikte onun kendisi değildir. “Medeniyet mi önemli kültür mü önemli?” denirse, hiç şüphesiz kültür dememiz lâzımdır. Batı, derleme kültürlü olduğu için belki “uygar” olmuş, ama “medenî” olamamıştır. Köklü Afrika kabîlelerinin kadîm kültürleri olduğu için Batı’dan şehirleşme bakımından geri olsalar bile insânî yönden daha medenîdir. Vahşî Afrika sözü Batı’ya göre iftirânın ta kendisidir. Onlar zevk için hayvan öldürmezler. Birbirlerinin haklarına, mülkiyetlerine, nâmuslarına, ferdî haklarına son derece saygılıdır. Belki yazılı kânunları yoktur, ama töreler son derece bağlayıcıdır. Yer altı ve yer üstü kaynaklarının belki kıymetlerini bilmezler, ama insanların onlardan daha kıymetli olduğunu bildikleri için bu zenginlikleri kullanmayı düşünmezler bile.

Ne zaman ki “medenî Batı” bu mâsum insanlara musallat oldu ise mâsûmiyyet kelimesine ilk tecâvüz de Batı’dan geldi.

İlk devirlerdeki insanlar belki tabîat kânunları gereği saldırgan, yırtıcı, hattâ acımasız da olabilmişlerdir. Ancak art niyetli, dessâs ve hîleci değillerdi. Onların niyetleri düşmanlarından emîn olmak ve yaşayabilmekti.

Aralarında belki de ilk düşmanlık aslî mülkiyet olan toprak yüzünden çıkmıştır.

İLK ATALARIMIZ VE TOPRAK

Asya kavimleri deyince tabîî ki aklımıza ilk gelen atalarımız Türklerdir. İklim ve coğrâfî şartlara göre göçebe veyâ yarı göçebe yaşayan Türkler genelde savaşlarını bahar ve yazlara denk getirip kışın “kışlag” denen yarı sâbit yurtlarda (çadırlarda) yazın da “yaylag” denilen yarı sâbit çadırlarda yaşarlardı. Türkler av ya da toprağı işleme ameliyesiyle uğraşırlardı. Bu arada bâzı yazarlar Oğuzları “göçgüncü Oğuzlar” ve “Oğuz şehirleri”nden bahsederler. (Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş I.)

“Büyük şehirlerin ve ziraat bölgelerinin yakınında yaşayan Türk göçgünleri hemen ziraat hayâtına geçiyorlardı. Kuzey Harezm’de yaşayan Özbekler, yerleşik hayvancı idiler.

Buna mukâbil Batı Türkistan ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin yarı göçgüncü özellikleri karşısında Kazakistan’da “köylü-yaylacı” bir göçgünlük görülüyordu. Bununla berâber zirâatçi Türkmen Hıdır Eli Boyu’nun durumu Türkmenistan göçgünlerinin de bir tip hayat şekli yaşamadığını gösterir.” (Age, Türk Kültür Ta. G. S.44)

Şu noktayı da önemle belirtmek gerekir ki sulak bir arâzi olması bakımından Yenisey Havzası’nda yâni Türk-Kırgız-Orhun bölgesinde zirâat yapıldığına dâir belgeler vardır. Her ne kadar Orhun Kitâbeleri’nde “Kiyük yiyü tabışkan yiyü olurur ertimiz. Bodun boguzı tok erti” dese de… (Muharrem Ergin, Orhun Abideleri)

(Tavşan ve geyik yiyerek otururduk. Milletin boğazı toktu.) diyorsa da bu da savaş sırasında veyâ zirâat yapılmayan bölgeler için söylenmiş olmalıdır.

Zirâat yapılsın veyâ yapılmasın Türklerde toprak vatan olduğu için zâten kutsaldır. Göktürklerin İslâm ordularıyla ilk savaşında amaç İslâm’a girip girmeme konusu değil, topraklarına başka bir milletin ayak basmasından doğan normal bir aksülameldir.

Esâsında Ötüken vâdisi veyâ Yenisey Ovaları Türklerin en çok sevdikleri bölgelerdi. Sebebi de hayvanları için yeni sulak ve otlaklar aradıkları içindi. Yine şunu da belirtelim ki büyük baş hayvandan ziyâde keçi ve koyun besleyen Türkler, en az bunlar kadar da at besliyorlardı. Yaşlı ve işe yaramaz hâle gelen atları kesip yiyorlar ve aygırlarının sütünden de en bilinen içkileri olan kımız yapıyorlardı. Türkler Haleb’e ve Anadolu’ya geldiklerinde “keçi çobanları” olarak biliniyorlardı. İslâmiyetle birlikte müskirattan sayıldığı için kımız içmeyi bırakan Türkler, örfî olarak bölgelere göre at eti yediler veyâ yemediler. Anadolu’ya göçen Oğuzlar at eti yemezken Türkistan ahâlîsi at eti yemeye bugün de devâm ediyorlar.

Temîm b. Bahr’a göre Kimek Türklerinde hakan otlakları tâkip ederek bir yerden bir yere göç ederdi. Kimekler zirâat de yaparlardı, ama asıl işleri hayvancılıktı. (Age, Türk Kültür. Ta. G. S.47)

Mülkiyetin esası topraktır
Başlık ResmiMülkiyetin esası topraktır

SELÇUKLU VE OSMANLIDA YERLEŞİM VE FAÂLİYETLER

Özellikle Büyük Selçuklular Îran kültüründen ve Osmanlılar da Bizans şehirleşmesinden oldukça etkilendiler. Orhan Bey Bursa’yı alıp başkent yapana kadar, Kayı obası çadırlarda yaşıyordu. Hayvancılığın yanında ticârete de büyük önem veren Kayılar, buna rağmen keçi çobanlığını bırakmayarak Orta Asya mîrâsı hayâtına devâm ediyordu. Bizans’ın köklü yerleşik şehirleşmesi Bursa’nın fethi ile Osmanlıyı çadır göçebeliğinden yerleşik medeniyete adım attırmıştır. Osmanlı Devleti hakkıyla Orhan Bey zamânında teşekkül etmiş, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u almasıyla Batı Roma’nın yeni sâhibi, kadîm Bizans’ın medenî efendisi olmuştur. Osmanlı Türkleri Horasan’dan, Türkistan’dan, Harezm’den, Timurlulardan, Araplardan aldıkları yerleşim, toprak işleme ve mîmârî ile bir sentez yaparak Batı medeniyeti yerine tamamen orijinal bir “Türk İslâm Medeniyeti” kurmuşlar ve bu muhteşem yapıyı 1920’lere kadar da sürdürmüşlerdir.

Osmanlı Devleti, 1299’da bir Türkmen obası olarak kurulmuştur. Batı bu kuruluşu küçümsemenin ceremesini çok ağır ödemiştir. Osmanlı, Bursa ve İznik’in fethiyle bir şehirli yerleşik devlet olmuştu bile.

Bozkırlardan akan seller ve deli taylar gibi Batıyı târumâr eden Türkler, uzun yıllar belde hayâtı yaşayan Bizans’tan elbette çok şeyler öğrendi. Hattâ Türkler 11. asırdan îtibâren Çin’den ve diğer şehirli devletlerden öğrendiklerini uygulamaya başladı. Buna rağmen Türkler gözlerini hep Batı’ya dikmişlerdi. İslâmiyeti kabûl eden Türkler, kurulu İslâm yerleşimini ve coğrâfî konumlanmayı değil, genetik alışkanlıkları îtibâriyle verimli batı topraklarını ve yerleşik Bizans düzenini tercîh ettiler.

Büyük Selçuklular Doğu ile daha içli dışlı olmalarından dolayı; yüksek seviyeli Îran kültüründen bir hayli etkilendiler. Burada kendilerine verilen geniş topraklarda ağırlıkla hayvancılığa devâm ettiler. Gerek Büyük Selçuklu gerekse Anadolu Selçukluları giderek ihtişamlı saraylarda oturmaya ve eski cihâd aşkını terk etmeye başladılar. Bazı yöneticilerin halktan kopuk ve sefâhat içinde yaşamaları iki sonuç doğurdu: Birincisi Moğol istîlâsı, ikincisi Türkmen-Alevî isyanları… Eğer bu çöküş döneminde İslâm’ın kılıcı, cihâd erleri, Horasan erenleri, yâni Kayı Boyu devreye girmeseydi bugün şanlı Osmanlı târihinden bahsedemez olacaktık.

Birinci “Babalar İsyânı” (Baba İlyas ve Baba İshak) Anadolu Selçuklularının idârî zaafından doğmuştur demek mümkünken, Osmanlı sosyal hayâtını ve devleti uzun zaman meşgûl ve rahatsız eden Celâlî İsyanları’nı mâzur bir zemîne oturtmak hiç mümkün değildir. 1519’da başlayan bu geniş katılımlı Alevî-Türkmen isyânı, Çaldıran Savaşı’ndan sonra vukû bulmuştur. Şeyh Celâl bu isyanlar için zaman ve zemin ayarlaması yapmıştır. Eğer Şah İsmâîl bu savaşı kazanmış olsaydı, Anadolu’ya sızmaya başlayan Hurûfîler ve potansiyel Türkmen grupları, Şah İsmâîl’in Anadolu’yu fethiyle Şi’î Îran Devletini Anadolu’da te’sîs edeceklerdi.

Osmanlı çok geniş Türk tabanı üzerine inşâ edilmiş bir devletti. Anadolu’da yerleşen beylikler, Selçuklu ve Osmanlı gibi büyük devletlerin tabanı, Oğuz-Türk boylarından oluşuyordu. Takdîr-i ilâhî bu mücâhid kavme Anadolu’yu geniş fetihler için lutfiyle ikrâm etmiştir. Buradaki ilk yerleşim alanlarındaki Oğuz Boyları, göçer aşîretlere dayanıyordu. İslâmiyet’i 10. asırda kabûl eden bazı Türkler, eski âdetlerden kolay kolay kopamıyorlardı. Bu yüzden de şehirlerde oturmak yerine konar göçer yaşamayı seçiyorlardı. Böylece Osmanlı sosyal düzeninde iki zümre meydana geldi. Biri yerleşik olan Türk toplumu; buna şehirli dendi. Konar göçer Türkmen aşîretlerine de Türk veyâ Türkmen ismi verildi. Burada Türk kelimesi bir aşağılama için değil seyyâl (göçebe) tercihleri yüzünden bu şekilde isimlendirildi. Şehirler ve köyler yerleşik düzene geçince birbirlerinden tamâmen ayrıldı. Beldevî yâni şehirliler küçük el tezgâhları zenâatleri veyâ daha ziyâde ticâretle uğraşıp ilim ve güzel san’atlere yöneldiler. Mîmârîde yeni bir ekol meydana getirdiler. Menşe’i Arap edebîyâtı olmakla birlikte Îran’dan aldıkları Dîvân edebîyâtına bambaşka bir çehre kazandırdılar. Doğu kaynaklı ortak şark kültür mîrâsı olan Hind-îran-Bizan sentezi mûsıkîsinden yeni bir yorumla bir klâsik Türk mûsıkîsi ürettiler. Orta Asya’da başlayan Kafkaslara kadar yayılan Sünnî tarîkatlerin şer’î sisteme uygun işlemesi için mescid ve câmiler yanında tekke, zâviye ve hângâhlar açtılar.

Şehir dışında yaşayan bedevî Türkmenler bu geniş kapsamlı san’at ve dînî faaliyetlerden hep uzak kalmayı tercîh ettiler. Çoğunluğu Sünnî İslâm’ı benimsemeyip Bâtınî ekoller içinde yer aldılar. Fakat bu Türkmenler merkezî Osmanlı halkının et, süt, yağ ve tahıl ürünlerini te’mîn ediyorlardı. Aralarında koordine edilmiş bir sosyal düzen vardı. Gruplar birbirinden uzak gibi görünseler de bir gerginlik veyâ husûmet yoktu. Osmanlı bu üretken toplumu kolladı ve gözetti. Vergilerini de genelde düzenli veriyorlardı. Bâsit dâvalar için kadı veyâ müftîlere baş vurmak yerine kendi töresel sistemleriyle işlerini yürütüyorlardı. Cinâyet gibi ağır vakalarda şehirlerde kâdılara baş vuruyorlardı.

İLKEL SAVAŞLAR

Fetih ve cihâd İslâmiyetin rûhudur. Hâlbuki ilkel savaşların asıl sebebi asabiyyetti. Dolayısıyla insanlar bu savaşlarda çok gaddar ve yırtıcı oluyorlardı. Bunda asıl içgüdü, varlıklarını sürdürebilmekti. Bu durumda her devletin kuruluşu ilkel seviyelerdedir. İlkel devletlerde sâdelik ve eldekileri kâfî görme esastır. Gelişen ve zenginleşen devletler gelişmemiş ve onlara göre varlıklı olmayan devletlerin iştahını kabartıyordu. Onlar gibi yaşama, ticâret yapma, zirâatle uğraşma ve hattâ savaştan kaçma eğilimleri baş göstermeye başlıyordu.

DEREBEYLİK, ŞÖVALYELİK

İlkel devletlerde her şey ortaktır. Sınıf ve zümre yoktur. İşte burada insan sınıflarını ayıran en önemli faktör olan toprak devreye girer. Hayvancılık yanında tarım, ekonominin temel unsuru olunca toplum yeniden tanzîm edilmeye başlar. Geniş topraklar, onları ekip biçecek adama da ihtiyaç doğurur. Bu şekilde fakir insanlar boğaz tokluğuna çalıştırılmaya başlar. Ekilip işlenen toprak belli bir zengin kitle meydana getirir. Geniş toprak ve bir hayli çalışanı ile küçük devletçikler oluşmaya başlar. Bu devletçiklerin bir silâh gücüne yâni bir orduya da ihtiyâcı vardır. Bu şekilde Batı’da büyük toprak sâhiplerinden “derebeylik” ve bunların yeminli kutsal ordusundan da şövalyelik doğdu. Krallar bile zaman zaman bunlardan yardım istemek zorunda kalıyordu. Bu toprak sâhiplerine “senyörler” burada çalışan ırgatlara da “serfler” dendi.

Bu Batılı sistemi bâzıları Osmanlıdaki “tımar” sistemine benzetmişlerse de aralarında çok fark vardır. Feodalitede en tepede kral, ardından senyöreler, râhipler ve burjuvalar; en altta da köylüler vardı. Bu bir halk sınıflamasıydı.

Aslında bu feodalite sistemi merkezî otoritenin zayıflaması ile ortaya çıkmıştır. Batı Roma’nın çökmesinden sonra otorite zayıflayınca büyük topraklar büyük efendiler (lordlar) tarafında istimlâk edilmeye başladı.

Bu sistemde senyörlerden sonra Orta Çağ’da her zaman çok güçlü olan “râhipler” zenginlerin hukûkî koruyuculuğunu da üstlenerek büyük bir prestij sağladılar.

Bu yeni düzen Avrupa’da (Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere’de) kökleşti.

OSMANLIDAKİ TIMAR SİSTEMİ

Osmanlıda devlete âit olan “mîrî” arâzî hiçbir zaman feodalizme benzer bir sistem değildir. Bu sistem, Selçuklulara kadar uzanan bir devlet-vatandaş ortaklığı ile toprağı verimli hâle getiren bir projedir. Bu topraklar tüzel ve gerçek kişilere maaş veyâ kirâ karşılığı olarak verilirdi. Toprağı kullanan kişi ölünce derebeylerdeki gibi evlâda değil tekrar devlete iâde edilirdi. Bu şekilde hem toprak boş kalmaz hem de çalışanlar geçimlerini sağlarlardı. Tımarlar alınıp satılmayan vakıf yapılmayan vergisi verilen devlet arâzîleri hükmündeydi. Tımarlar me’mur statüsündeki insanların uhdesinde olup 500 yıl başarıyla yürütülen bir sistemdi.

Tımarda beslenip devlet adına savaşan kişilere “Tımarlı sipâhî” denirdi. Bunlar kapıkulu ocağına bağlı eyâletlerde dirlik sâhiplerinin besledikleri atlı askerlerdi. Maaşları yoktu. Zenginler ve dirlik sâhiplari tarafından beslenirlerdi. Tımarlı sipâhi sâhipleri savaşlara “cebelü” (atlı ve zırhlı) asker göndermek zorundaydı.

Avrupa’da toprak, feodallerin özel mülkü olmasına rağmen Osmanlıda toprak devletindir. Feodallerde yetki babadan oğula geçerken tımarda yetki hep devlettedir.

Aslında Osmanlı, tımarı Avrupa’daki feodaliteyi yıkmak için kullanmıştır.

Osmanlıda ve Selçukluda bu sistem aksayınca bâzı isyanlara sebep olmuştur.

1917 Komünist İhtilâli’nden sonra Bolşeviklerin kullandığı en meşhur slogan “zemlya -tem kto yeyo ispolzuyet” yâni “Toprak işleyenin su kullananındır” sözüne ilâvetenfabriki robochim” yâni “fabrika işçileredir” şeklindeydi.

Türkler ne feodal sistemin adâletsizliğine ne de komünizmin devleti yok sayan işçi-köylü hegemonyasına kapılmayıp Hazreti Ömer’den beri var olan İslâmî ikta’ sistemini kullanmıştır. Toprakla ve tarımla var oluş bu âdil sistemin sonucudur.

Prof. Dr. Osman Kemal Kayra’nın önceki yazıları…