İnsanlar berâber yaşamaya meyyâl, hattâ mecbûr olarak yaratıldılar.
Sosyal tesânüd (dayanışma) yâni fertlerin birbirleriyle ihtiyaçtan veyâ psikolojik olarak berâber yaşama isteği, berâberinde birtakım olumsuzlukları da getirdi.
İlk insan Hazreti Âdem’in iki oğlundan birisi yâni Kâbil, Hâbil’i öldürdü. Bu ne demektir: İnsan varsa hırs, ihtiras, kin, nefret, haset ve dehşet vardır.
Bir insanı sebepsiz yere öldürmek, ilâhî ve beşerî dinlerde, hattâ din gibi olan ritüellerde ve âyin karakterlerinde de haramdır, yasaktır, takbîh edilmiştir, şiddetli cezâyı gerektirir.
Fertlere taalluk eden suçlarda, öldürülen veyâ sakat bırakılan kişinin veyâ en yakınının af yetkisi veyâ fidye isteme hakkı vardır. Bu suçlarda mahkemelerin af yetkisi olmamalıdır. Öldürmede kısas olmadığından kan dâvâlarının sürüp gitmesi engellenemez.
İNSAN İNSANI NEDEN ÖLDÜRÜR?
İnsanın tezkiye edilmemiş (arınmamış) hâlinde kötülük emreden bir nefis vardır. Buna “nefs-i emmâre” de denir. Bu ruh gibi değildir. Âlem-i halktandır. Maddedir. Bütün ma’siyet sâhipleriyle ortaklık gösterir. Kötülükte birlikte hareket etmeyi sever. Anarşi ve terör olaylarında bu nefis tetikleyici unsurdur. Hayır ve ibâdet berâberliği cemâ’at şuurudur; rûhun yönlendirmesiyle olur.
Kişi insanlar arsında ibâdetleriyle değil, güzel ahlâkıyla, hilm ve rıfk ile (yumuşak huylu) olmasıyla sevilir. İbâdetler bu iki unsurdan uzaksa pek kıymeti yoktur. Dolayısıyla nerede bir başıbozukluk, düzensizlik, devlete isyan varsa, nefs-i emmârenin yönlendirmesi; nerede de uyumluluk, yardım ve tanzîm varsa orada da tezkiye edilmiş nefsin ve rûhun yönlendirmesi vardır. Bu durumda “İslâmî terör teşkîlâtı” ifâdesi mümkün olmayan bir şeydir. İslâm zâten barış ve selâmet anlamına gelen bir mastardan türetilmiştir. Estetizm, plânlı ve düzenli olmak nefsin arzûlarına uymak değildir. Lüks ve israf nefse tâbi olmanın gereğidir.
İslâm’ın devlet kurumlarında en göze çarpan şey düzenli bir şehirleşmedir. Buna şehirleşme anlamına gelen medeniyet denmiştir. Batı dillerinde “civil” halk, halka âit olmaktır ve bundan da “civilization” yâni medeniyet türetilmiştir. “Uygar” kadar anormal, hiçbir manaya gelmeyen bir kelime tasavvur edilemez. Zâten medeniyet İslâmî anlayışta “ta’mîr-i bilâd ve terfîh-i ibâd” yâni beldelerin mükemmel hâle getirilerek halkın refâhı şeklinde yorumlanmıştır. Güneş dil teorisi ilim dışı bir dil teorisidir. Bu süreçte belediyelere “uray”; belediye başkanlarına da “urbay” denmiştir. Hiçbir etimolojik sözlükte bu kelimeler geçmez. Bu saçmalığa Osmanlı Türkçesinde “mudhike” (komedi) hatta “hâile” (trajedi) demek gerekir. Maalesef dilimiz bir dönemin kabili mümkün olmayan yıkımının izlerini hâlâ silememiştir. Dilimizi mâziden koparmak uğruna kabîle dili hâline sokanlar maalesef başarılı olmuşlardır. Bu da dilde anarşidir ki düzen karşıtlığı ve dil anarşisi demektir.
BÂZI İNSANLAR HUZURDAN NEDEN HUZURSUZ OLURLAR?
Bu sual çok düşündürücü değil mi? Küçük kabîle veya klânlarda törelere tam uyulduğu için düzenin bozulmasına ve uygunsuz davranışlara pek rastlanılmaz. Toplumların hacimleri genişledikçe suç işleme ve düzensizlik de artar. Bu yüzden de dar toplumların kanunları daha mücmel (kısa) toplumlar genişledikçe de kanunlar daha mufassal (detaylı) vazedilmiştir. Tahrif edilmiş Tevrat ve İncil ile Kur’ân-ı kerîm arasındaki farka bakmak lâzım. İlk iki kitâp şerî’ati ile, “Şerî’at-i garrâ-i Muhammediyye” arasındaki fark da bundandır.
Kanunların esas amacı tecziye üzerine binâ edilmiştir. Yâni suç işleyene gereken cezâyı vermektir. “Crime and punishment” (Suç ve Cezâ, Fyodor Dostoyevskiy). Suçlar âmmeye müteallik olunca daha ağır tecziyeler gerekir. Bunlar, devleti tehdît eden terör, sûikast, mala mülke ziyan ve toplu ölüm olayları gibi olağandışı suçlardır.
Bir kıvılcım bir evi, bir küçük ateş bir ormanı nasıl yakarsa, bir fitnenin hâsıl ettiği zarar bir milleti zora sokar. Toplu eylemlerde ferdî irâde yerini güdü irâdesine bırakır. Sloganlarla alevlenen eylem bir anda yıkıcı bir felâkete dönüşür.
İhtilâllerde plânlı ve düzenli bir kalkışma esastır. Bunlar halkın büyük çoğunluğunun bu eylemlere destek verip katılımıyla gerçekleşir. Halk kitleleri bu tip eylemlerde aslî kuvvettir. Fransız Devrimi ve Rus komünizm eylemleri bu cinstendir.
Bir de silâhlı güçlerin ihtilâlleri vardır. İlk ve Orta Çağlarda halkın elindeki silâhla asker silâhı hemen hemen aynı ağırlıkta olduğu için, halka rağmen devletin asker gücüne dayalı belli eylemler koyması biraz zordu. 17. asırdan îtibâren yarı teknolojik mühimmatla donanımlı hâle gelen ordular, halka tam egemen oldukları için darbeler gittikçe çoğaldı. Halkı dış güçlerden korumakla yükümlü olan ordular silâhlarını halka çevirip darbeler yapmaya başlarlar. Seçilmemiş ve demokratik olmayan, yönetim eğitimi almamış ordu komutanları idârelere el koydular. Asrımızda demokratik ülkelerde darbe en son düşünülen şeyken, demokrasinin yerleşmediği Afrika ve Lâtin Amerika ülkelerinde bu olaylara her zaman rastlamak mümkündür. Maalesef ülkemizde de 1960-1997 askerî darbe periyotları ile antidemokratik devletler klasmanına düşmüşken 15 Temmuz 2016’da bir meş’ûm darbe kalkışmasına da şâhit olduk. Bunda sıkıntılı olan birtakım silahlı kuvvet mensupları da bu eylemin içinde yer almış olmasıydı.
DEVLETLER VE İHTİLÂLLER
18, 19 ve 20. asırlar dünyâ siyâsî ve devletler nizâmını allak bullak eden ihtilâller ile şaşkına döndü. 1789 Fransız Devrimi’ni bütün dünyâ insan hakları, demokrasiye açılan kapı, otokrasiye son verme gibi yönleriyle alıp yeni bir devrin başlangıcı saydılar.
Devrim veyâ ihtilâllerin mutlakâ bir fikir odağı ve onun bir temsilcisi vardır. Bu odağa hükmeden ya bir kişi veya bir fikir ortaklığı kişileridir.
Fransız İhtilâli’nde Camille Demoulins, Jean Paul Marat başta olmak üzere Danton, Robespierre, Jean Jacques Rousseau, Voltaire ve Montesquieu’yu sayabiliriz. Bu ihtilâl hem fikrî bir plâtforma hem de barbar bir halk gücüne dayanıyordu. Bastil Hapishânesi kalkışımı gibi.
Fransa’da 1572 yılında Fransız Kalvinist Protestanlara Katoliklerin uyguladığı Aziz Bartalamy Yortusu din adına yapılan en büyük katliamlardan birisidir ve bu hareket 23-24 Ağustos gecesi Huguenotların askerî ve siyâsi lideri Gasparda de Coligny’ye suikast girişiminden iki gün sonra başladı. Bu emri Fransa kralı vermişti. Bu katliam birkaç günde Pâris ve kent dışı kırsallara da sıçradı. En az 30 bin kişi öldü. Bu en büyük Protestan kıyımı olarak gösterilirken İngiltere’de buna benzer kıtaller yaşandı.
İNGİLTERE’DE TERÖR TEŞKİLÂTI (IRA)
İrlanda Cumhûriyet Ordusu ya da kısaca IRA (Irısh Republican Army) Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını savunan, 1969 yılında aynı adı taşıyan yapının parçalanmasıyla ortaya çıkan ayrılıkçı örgüttür. 1969 ile 1994 yılları arasında yaklaşık 600’ü sivil 1800 kişinin ölümüne sebep olmuştur.
1998 Hayırlı Cuma Anlaşması ile sonuçlanan bu teşkilât 2005 yılında silâhlı mücâdelesini resmen sonlandırmıştır.
IRA başlangıçta Katolik bölgelerin savunmasına odaklanmıştı. Sonra FKT (Filistin Kurtuluş Teşkilâtı) ve Libya lideri Kaddâfî’nin desteğini aldı. İngiliz askerî hedeflerini bombaladılar. Sonra sivil hedeflere de yöneldiler. Hareket hem bağımsızlık hem de Katolik Protestan (Anglikanizm) temalı restleşmelere ve vuruşmalara da sahne oldu.
SELÇUKLU’DA İLK İSYAN (BABAİZM)
Babâilik, Anadolu’daki Türkmen aşîretlerinin Bâtınî, Şaman ve yerli ritüellere bağlı gelişen bir akım. 13. asırda Baba İlyas tarafından kurulan Babâîlik esâsında köylerde ve sınır bölgelerinde yaşayan ekonomik yönden zayıf Türkmenlerin Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı başlattıkları bir isyan hareketidir. Hareketin önde gelen ve aktif olan lideri Baba İlyas’ın mürîdi Baba İshak’tı. Bu şahıs özellikle Amasya bölgesindeki vaazlarıyla halkı etkilemeyi ve etrâfında bir kitle oluşturmayı başardı. Bir ara Türkmenler ve Harezmliler Baba İshâk’ın -hâşâ- peygamberliğine hattâ ölümsüzlüğüne de inanmışlardı. Baba’nın peygamberliğine inanmayan çevreleri yağmalayıp bir sürü insan öldürdüler. Sivas’a girip pek çok ganîmet aldılar. İsyancılara Sivas ve Amasya Türkmenlerinin katılımıyla sayıları çok arttı ve ciddî bir güç oluşturdular. Selçuklu kuvvetlerince Baba İshâk’ın ölümüne inanmayan Bâtınîler onun göğe uçtuğunu ve ölmediğini savunup isyanlarına devâm ettiler. Sonrasında 1240 yılında isyan tamamen bastırıldı
Bu hareket zâhiren ekonomik bir başkaldırı gibi görünse de Anadolu’daki Ehl-i sünnette muhâlefet, kin ve gayz bu konuda başrolü oynamıştır. Bu hareketin sonrasında Bedreddîn Simâvnavî olayları Kızılbaşlık ve Bektâşliğin Anadolu’da yerleşmesine zemin hazırlamıştır.
Kaynaklarda Baba İlyas’ın Sünnî i’tikadda olduğu da belirtilir. Baba İlyas’ın oğlunun adının Ömer olması da bu tezin yabana atılmamasını gerektirir. Fakat sonraki olaylarda Baba İshak’ın “Peygamberliğinin” yayılması olayındaki çabaları da unutulmamalıdır. Ayrıca Sünnî i’tikadda devlete isyan da olmaz. Buna rağmen ulemâ bu konuda fazlaca rey beyân etmemişlerdir.
Bu olaylarda Türkmenlerin fakr ü zarûret içinde oldukları ve Selçuklu sarayının sefâhate daldığı, bilinen gerçeklerdendir.
Kısaca şer’î sistemden ayrılıp kul hakkına tecâvüzler başlayınca bu tip olaylar olabiliyor.
ŞEYH BEDREDDDİN SİMAVNAVÎ İSYÂNI
Şeyh Bedreddin heterodoks bâtınidir. “Varidat”ta İslâm’a aykırı fikirlerini net olarak ortaya atar. Bâtınîlikte kendisini kabul ettirmek için teröre başvurmuştur. Osmanlıdan memnûn olmayan köylüleri ve sâhipsiz dervişleri organize etmiştir. Muhtelif kaynaklarda 6000 ila 8000 arasında taraftar topladığı kaydedilmiştir.
Çelebi Mehmet zamanında Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal adlı müritleri ile isyânı genişletmiştir. Bedreddin, tımar sistemini bahâne ederek mülkiyet ortaklığını savunur.
Börklüce Mustafa 1416 yılında Karaburun yarımadasında vergileri bahâne ederek isyan çıkarmıştır. Türkmen bir batınîdir. Bedreddin’in en önemli mürîdidir. İsyanlarda çok önemli bir rolü vardır.
Bedreddin, müderrislik yapan bir âlim aynı zamanda Halep ve Edirne kadılıkları yapacak kadar da İslâm fıkhının önemli isimlerindendir. Tasavvufun Vahdet-i vücûd teorisini benimsemiştir. İslâm ulemâsına çok konuda ters düşmüştür.
Bedreddin, tasavvuftan felsefeye kayan bâtınî mu’tezilî çizgide bir düşünürdür. İsyânı hem i’tikad sapmalarına hem de devlet nizâmına zarar verdiği için Serez’de 1420 yılında idâm edilmiştir.
CELÂLÎ İSYANLARI
1519’da Şiî vâiz Celâl’in çıkarttığı isyandır. Bu kargaşa 1526’dan 1559 yılları arsında değişik yerlerde devam eden isyanlar silsilesidir. İsyanlar Yavuz Selim zamânında başlayıp I. Ahmed dönemine kadar devâm etmiştir. Bu isyan da görünüşte ekonomik sebepler ve tımar sisteminin işleyişine tepki olarak doğmuştur.
Celâlîlik Osmanlı’da en geniş yayılımlı ve dış destekli bir kalkışmadır. Celâlîlik, Safevî Devleti himâyesinde bir mezhep mücâdelesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu yüzden bu isyanlara “Kızılbaş isyanları” da denmiştir.
Bozoklu Celâl aslen Şiî bir yarı âlimdi. Bu Şiî eğilim, Safevî desteğinden dolayıdır. Anadolu Türkmenleri Şiî değildir; bu gruptaki Türkmenler Kızılbaştırlar.
KUYUCU MURÂD PAŞA
Kuyucu Murâd Paşa, 100 yıldan fazla Osmanlıyı meşgul eden bu isyanları 1608 yılında bastırmıştır.
Murâd Paşa’nın isyanları kanlı bir şekilde bastırmasının sebepleri vardır. Celâlîler, Dürzî lider Canbolatoğluyla birlikte hareket ettiler. Çok zâlim davranan Celâlîler halktan haraç alıyorlar, haraç vermeyenlere korkunç işkenceler yapıyorlardı.
Normal tedbirlerle bu isyanları bastırmak zâten mümkün değildi. Kuyucu’nun, Hac farîzasını yerine getirmiş ve seferlerde Hâlid bin Velid’e âit olan kılıcı taşıdığı rivâyet edilmiştir. (Hadikatü’l- vüzerâ, Osmanzâde Tâib)
Konuyu başka yöne çekmek isteyenler Kuyucu Murâd’ın aslen önceleri Hırvat veyâ Katolik olduğundan dolayı Türk düşmanlığı yaptığını söylemişlerdir. Bu iddiâ tamâmen câhilânedir. Kuyucu Murâd Paşa, Sokullu gibi devşirilip hâlis Müslüman olan dirâyetli bir sadrıa’azamdır. Belki tedbirleri biraz sertti, ama çok sıkıntılı bir Bâtınî hareketi olan Celâlîlik, Osmanlıyı 100 yıl meşgul etmiştir. Dolayısıyla Sünnî vatandaşları kuyulara gömen âsileri, Murad Paşa onların açtıkları kuyulara gömmüştür. İsyancıları diri diri kuyulara gömdüğü tamamen Bâtınî propagandasıdır. Yaklaşık 70 bin civârında isyancı öldürülmüştür.
“Kendisi Diyarbakır’da 90 yaşını geçmiş olarak vefât ettikten sonra kendi yaptırdığı medreseninin hazîresine defnolunmuştur. Gayûr ve mütedeyyin bir zât olup tarîk-i Nakşiyye’ye intisâabı var idi.” (Şemseddîn Sâmî, Kaamusu’l-a‘lâm)
Kısacası önce Selçuklu’da başlayıp Osmanlıda devâm eden isyanlar Şiî-Bâtınî-Kızılbaş isyanları şeklinde olmuştur. Sebepleri de genelde tımar-vergiler ve ağırlıkla mezhep kökenli olduğu yönündedir.

