Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Devlet kurmak hakkında kimler ne demiş?
0:00 0:00
1x
a- | +A

“Vak’anüvisler” tâbiri câizse bugünkü savaş muhâbirleri gibidir. Savaşları alanında tâkîb ederler, kendi ordularını tercîh etmekle berâber muhârebe safhalarını genelde tarafsız aktarmaya çalışırlar.

Devletlerin kuruluşundan îtibâren dâirelerinde ilgi alanları meydana gelir. Gelişim devrelerinde devletlerin mâzileri de ilgi alanları içine girer. Devletlerin gelişim safhaları târihin en mühim sayfalarıdır.

Sosyal olayların tâkibi ve bir şekilde kaydedilmeleri ile, savaşların kaleme alınmaları ayrı alanlarda mütâlaa edilmelidir.

Târihle uğraşan, bu ilme ilgi duyan, yazan, okuyan, tenkîd eden kişilere “müverrih” denir. Bunlar kendi kaynaklarını oluşturdukları gibi değişik kaynaklardan da faydalanırlar.

Vak’anüvisler” tâbiri câizse bugünkü savaş muhâbirleri gibidir. Savaşları alanında tâkîb ederler, kendi ordularını tercîh etmekle berâber muhârebe safhalarını genelde tarafsız aktarmaya çalışırlar. Bu özel meslek 18.yy.la resmî devlet memurluğu statüsünde başlamıştır. Onlardan evvel “şehnâme-han” isimli devlet memurları vardı; bunlar pâdişâha âit özel günleri kaydederlerdi.

Resmî olarak ilk “vak’anüvis” Halebî Mustafa Efendi olup meşhûr târîhini Sadrıa’zam Amcazâde Hüseyin Paşa’nın emriyle yazmış ve eserine “Ravzatü’l-Huseyn fî Hulâsâti’-Hafikin” adını vermiştir.

Naîmâ Efendi ise 1000 Hicrî senesinden başlamış ve kendisinden evvel yazılmış olan târihlerden de istifâde etmiştir. (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB Yay. C III, si 573, İstanbul 1993.)

İlk vak’anüvis târihi Naîmâ’nın son vak’anüvis târihi ise Lutfî Târihi’dir.

Naîmâ, Râşid, Subhî, ‘İzzî, Vâsıf, Cevdet, Âsım, Şânîzâde ve Lutfî meşhur vak’anüvislerdir. (1571-1586 )

İbn Haldûn ne diyor?

Târih deyince şüphesiz ilk aklımıza gelen İbn Haldûn’dur. İbn Haldûn devletleri insan ile mukâyese eder. Devletlerin hayat süreleri ile insan ömürleri arasında bir paralellik kurar ve şöyle der: “…İşte bu sözünü ettiğimiz üç neslin ömürleri yüz yıldır. Devletlerin ömürleri de genellikle bu sınırı geçmez. Meğerki bir başka neden söz konusu ola. O zaman yaşlılık gelip çatmış ve gövdeyi sarmış olduğu hâlde yıkmaya yönelik etken ortaya çıksa ona karşı (Onların hayat süreleri dolduğunda ne birkaç saat gecikebilirler ne de öne geçebilirler.” (A’raf Sûresi, 34. Âyet-i kerîme İbn Haldûn, Mukaddime, C.II Çev. Turan Dursun s.9 Onur Yay. Ankara 1989)

Şunu da unutmamak lâzım: İnsan ömrü başlangıçta çok uzundu. Sonra kısaldı. Günümüzde ise bâzı bölgelerde 80 yaş civârındadır. Geri kalmış bölgelerin yaş ortalamaları hâlâ 40 yaş civârında olunca bu ortalama bile bilimsel bir oran kabûl edilebilir.

İbn Haldûn’un dediği kısa ömürlü devletler olduğu gibi çok uzun ömürlü devletler de olmuştur. Meselâ Japon İmparatorlupu Yamato MÖ 660’tan zamanımıza kadar gelen en uzun hanedanlıktır. Yaklaşık 1500 yıl.

Çin İmparatorluğu MÖ 272’den 1912’ye kadar sürmüştür.

Çin 2000 yıl, Îran 2500 yıl, Mısır 3000 yıl, Bizans 1123 yıl Osmanlı 523 yıl, Kutsal Roma Cermen 1000 yıl, Venedik 1100 yıl.

Fakat çok uzun süreli devletler tek hânedânın değil rejim değişikliği ile süreklilik gösteren siyâsî bağlantılardır.

Bu durumda dikkat çeken bir husus vardır. Gerek dünyâda gerekse Avrupa’da uzun süreli devletlerde sâdece bir hânedan hüküm sürmemiştir (Japonya hâriç) Bir de bu devletler genellikle ilk çağlara âittir. O zaman Türk sülâlelerinin kesintilerle ve değişik hanedanlarla yönetimi göz önüne alınırsa Hunları, Avarları falan kayda almasak da Köktürk Kağanlığı’nın kuruluşu olan 552’den 1922 Osmanlı Devletinin yıktırılmasına kadar geçen net Türk soylu devletlerin ömrü en az 1372 yıldır. Kaldı ki İlk Çağ dönemini içine alan 1453 târihi baz alındığında bu ömür de 625 yıldır. Bu da dikkate alınmalıdır.

Bunlardan Cengiz soylu olup 260 yıllık Kıpçaklarla Türkleşmiş Timurluları çıkarsak bile bu Türk soylu hânedân ömrü yine 1112 yıldır.

Dede Korkut ne demişti?

Dede Korkut Kitâbı ön sözünde (sonradan kaleme alınan kısım) şöyle der: “Âhır zamanda hanlık girü Kayı’ya dege. Kimesne ellerinden almaya. Âhır zaman olup kıyâmat kopınça. Bu didügüm Osman neslidür. İşte sürülüp gideyorır.” (Doç. Dr. Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı TKAE Metin Sözlük. Ankara Üniv. Basım evi s.1 1964)

Osmanlı Orta ve Yeni Çağ’ın uzun ömürlü devletlerindendir. Dede Korkut’un dediği “Son zamanda hanlık girü Kayı’ya dege” ve ekliyor Korkut Ata “Kıyâmet kopuncaya kadar kimse ellerinden alamayacaktır; bu nesil Osman neslidir işte devâm ediyor” diyor.

Dede Korkut’un kerâmet veyâ ilhamı 1920’lere kadar sürmüş, 1924’te son iki temsilcisinden Kınık (Selçuklu) ve Kayı (Osmanlı) önce Orta Çağ’a sonra da Yeni Çağ’a damga vurmuştur. Orhun ve Selenga’dan başlayan Türk akınları Avrupa içlerine kadar akmış ve sonra dışta Haçlı Orduları, içte Haçlı iş birlikçileri ile devlet 1839’dan îtibâren zaafa uğratılmış ve nihâyet bu muazzam devlet yıktırılmıştır.

Peki Osmanlı’nın bu kadar şâşaalı bir devlet olmasının sebebi nedir? Osmanlı nasıl bir devletti ve onu diğer devletlerden farklı kılan neydi? İbn Haldûn’un dediği gibi bu çoban ve göçebe erlerin ve hatunlarının değişik mekânlara göçerek yayla ve kışlaklarda evvelâ göçebe, sonra yerleşme, sonra zenaat, sonra ticâret ve san’atle gelişen bir devlet… Hayvancılık ve ganîmetlerle geçinen bir toplumdan, aşîretten devlete hem de eşi görülmemiş bir devlete dönüşüm…

Yine İbn Haldûn’un dediği gibi, kökenleri asabiyyet (etnik âidiyyet) Hunlardan başlayıp Göktürklede ve Uygurlarda devâm edip sonra rahmet bulutları gibi inip onları sarıp sarmalayan İslâmiyet’le bir Türk-İslâm devleti modeli oluşumu…

Değişik bakışlar

Üç kıt’a yedi denizde bir dünyâ devleti kurulunca Batılı araştırmacılar “Bu nasıl bir devlettir; sırrı nedir?” tecessüsü ile başlayıp sonra “Bu devleti nasıl yıkarız?” plânına kadar varan geniş çaplı araştırmalar yapan devletler, kitaplar yazdılar, Osmanlı mülkünü karış karış gezdiler, halkın arasına girdiler, derviş oldular, şeyh oldular ve bu alanlarda bir özel kitaplık meydana geldi. Bunların iyi niyetli olanları çok az, fitnecileri çoktu ve suret-i haktan görünmeleri tamâmen riyâydı.

Meselâ Fransa’ya sığınan soylu bir Macar’ın oğlu olan François de Tott İstanbul’da topçu ve mühendis yetiştirilmesinde yardımcı oldu. 1793’te Macaristan’da öldü. Tabîî ki zâhiren Türk dostu olarak görünüyordu. Biraz da öyle kabûl etmek lâzım. Meselâ onun “Harem” konusundaki düşünceleri övgüye lâyıktır. Yine Türk dostu olarak görünen Mılady Montagü’nün Harem ve hanımlar hakkında verdiği ve evhamla sâhi zannettiği imajı yıkması Baron için artı puandır. Harem sarayın kutsalıdır. Oraya erkek giremez. Hele hamamlara gayr-i müslim kadın da giremez; çünkü onlar Müslüman bir kadına göre erkek mesâbesindedir. Mılady Montagü muhtemelen bir câriyeden işittiği yalan yanlış bilgileri gerçekmiş gibi nakletmiş.

Tott şöyle der: “Mılady Montagü’nün bu hamam safâlarını süslemek için bahsettiği incileri, pırlantaları, zengin kumaşları bulmak mümkün değildir. Hele bu Mılady’nin söyledikleri bu hamamlara elbiseleri ile girmiş olabileceğini hiç sanmıyorum.” (Bu olayların gerçek olduğuna dâir mektupların son kısmında bir kayıt konmuştur. Yayınevinin bu iddiâları delillerle ispatlaması gerekmektedir.) (Baron de Tott, Türkler, 18 yy.da Tecüman 1001 Temel Eser, 89, s. 83, İstanbul.)

Ayrıca Baron Türk kadınlarının iffetlerinden bahsederken: “Şehrin çok yerlerinde bu hamamlara erkekler kadınların bulunduğu sırada içeri girmek cür’etini gösterirlerse taş, nalın ve ıslak peştamal darbelerinden kurtulsa bile çok şiddetli cezâlandırılır. Bir erkek özellikle nâmuslarına göz diktiği vakit Türk kadınları çok acımasız olurlar. Kadınların bâzen başvurdukları davranışların fecî sonuçlarını düşünmek bile istemem.” (Tott, age, s.83)

“Türk kadının iffet ve nâmusu başörtüsü ve tesettürde değil vicdanındadır” diyen anlayış Sütçü İmam’ın bir hanımın başörtüsü için başlattığı şanlı kalkışmasını hatırlamalıdır.

Nereden nereye

Kısacası kimi dansını, kimi şampanyasını getirdi, kadınlarımızı kimi soydu kimi oynattı; yoksa nereden çıktı bu edep yoksunu kadınlar!

Saçının telini göstermeyen İstiklâl Savaşı kahramanları Nene Hatunlar, Kara Fatmalar yerlerini Feriha Tevfık, Mübeccel Nâmık ve Nâşide Saffetlere bıraktılar. Bunlar 1929-1932 arası Türkiye güzelleridir. Ve nihâyet Cumhûriyet Gazetesi’nin açtığı bir güzellik yarışmasında (2 Temmuz 1932) Kerîman Hâlis Türkiye güzeli seçildi. Jüride kimler vardı bilir misiniz?: Abdülhak Hâmid, Hâlid Ziyâ Uşaklıgil, Peyâmî Safa ve Mes’ûd Cemîl.

Ama hepsinden önemlisi jüri başkanının söylediği sözlerdir: “Bir zamanlar sokağı bile pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli mayo ile aramızdadır. Bu kızı kraliçe seçeceğiz” dedi. (Prof. Dr Ekrem Buğra Ekinci, Türkiye Gazetesi, Dünden Bugüne, 20 Nisan 2026)

Kerîman Hâlis’in sonradan, Dünyâ güzeli seçilmesini Türk ırkının güzelliğine bağlayanlar bununla övünenler çok oldu. Bunlardan biri de jüri üyesi Peyâmî Safa idi: “Kerîman’ın yüzüne bakınca bütün Türk ordusu ve milletinin cem’iyyet nizâmını, Türk belde ve bağçelerinin tabiat güzelliğini ve bütün Türk şiirinin san’at âhengini bulur gibi oluyoruz” der. (Ekinci, agg. 20 Nisan)

Yok artık üstâd Peyâmî Safâ! Biraz mübâlaa etmemiş misin? Sonra çok övdüğün Hâlis kızımız da Türk değil Çerkes’di. Neyse…

Kıssadan hisse bir zamanlar yılbaşında saat 00’00’da bir dakîkalık dansöz oynatılmasında bu milletin verdiği tepkileri hatırlarken sonradan plâjlara sığmayıp kaldırımlara sere serpe yatan kadınlarımız geldi...

Kutsal ocaklarda dansöz oynatıp adına da “moral eğitimi” denen günlere yavaş yavaş plânlı ve sabırlı bir şekilde gelindi. Zâten istenen sosyal evrim de buydu. Bize ne olduysa azar azar oldu, ama oldu… “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler” diye feryâd eden merhum Osman Yüksel! En azından bu son zamanları görmedin bâri.

Önceki tarihlerimiz neler yazdı?

Târîh-i Ebü’l-feth adıyla şöhret bulan Tursun Bey Târîhi Fâtih Sultan Muhammed’in ilk defâ tahta çıkışından (1442) Vezîr-i a’zam Hadım Ali Paşa’nın Memlûklü Askeri ile Adana’da yaptığı savaşa kadar olan (1487-1488) 47 senelik Osmanlı dönemini içine alır.

Bir “hamd” ile eserine başlayan Tursun Bey devrin şartlarına uygun olarak bir pâdişâhın bulunmasına ve ona uymanın gerekliliğine temâs eder: “Sayısız hamd o mülklerin yegâne mâliki olan sultâna (Allâh’a) yaraşır ki, (Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım) hükmünün devamlılığını isbât için her asır ve her zamanda namlı bir pâdişâhın vücûdunu kesin delil olarak gösterir.” (Fâtih’in Târîhi, Târîh-i Ebü’l-Feth, Tursun Bey, Tercüman 1001 Temel Eser 21, Kervan Kitapçılık s. 17)

“Böylece başlangıçtan îtibâren takriben 360 mil gittikten sonra yayılıp büyük bir ummân olur. Örfümüzce buna Akdeniz denir. Ve bu deryâçenin Şark tarafı Anadolu memleketidir ve Garp tarafı Rumeli diyarlarıdır ki Osmanlı kılıcı ile fetholunmuştur. Putlarla dolu mâbetleri ehl-i İslâm’ın mescidi olmuştur.” (Tursun Bey age s.4)

Aynı düşünce ile Şâir Bâkî Kaanûnî Sultan Süleymân’ın vefâtı üzerine yazdığı mersiyede “Aldın hezâr büt-gedeyi mescid eyledin //// Naakuus yerlerinde okuttun ezânları. (Binlerce kiliseyi alıp mescid yaptın ve çan sesleri yerine ezanlar okuttun) diyor.”

Anadolu ve Rumeli’yi öven Tursun Bey şöyle der: “Anadolu oldu mâden-i mis /// Hesâb-ı hâsılın derk eylemez his ///Urumeli ki toprağı zehebdir /// Güzellikde cihân oldı mücânis /// Güller mâdeni iklîm-i hâmis. (Anadolu ki güzel şeylerin kaynağıdır. Onun mahsulü hesaba sığmaz. Rumeli ise toprağı altındır ve güzellikte cennet bahçesi gibidir. Osmanlı ülkesini gümüş ve altın olan toprağı güzeller menba’ıdır.” (Tursun Bey Age, s 42)

Yine bir başka eser olan Nevâdir-i Süheyl’de devlet malına ve fakirin malına el uzatmanın vebâlinden bahsederken şöyle der: “El uzatma mîrî malına altın olsa pâresi /// Üstühân-ı mârdır durdukça artar yâresi. (Bir parça altın olsa bile devlet malına el uzatma. O yılan kemiği (dişi) gibidir. Yarası gittikçe azar.)”

Sonra da ekler: “Reşk itme görüp sürh pilâvın ümerânın/// Hûn-ı ciğeri ve gözi yaşıdır fukarânın. (Devlet büyüklerinin salçalı ve zerdeli pilâvını görüp kıskanma. Bu pilâvın harcı fakîr fukarânın gözlerinden dökülen ve ciğerlerinden sızan kandan meydana gelmiştir.)” (Nevâdir-i Süheylî, Ahmed b. Hemdem, Tercüman Yay. 1001 Temel Eser s. 218 İst.)

Kıssadan hisse Rabb’im büyük mes’ûliyet sâhiplerine Hazret-i Ömer ve Ömer ibn Abdülazîz (radıyallâhü anhüma) takvâsı bağışlasın.

***

Önemli not: Metinde Fâtih’in adını “Muhammed” olarak yazdım. Eski metinlerde Muhammed/// Mehemmmed ///Mehmed hep aynı harflerle yazılır. Fakat nazım yâni şiirlerde vezinden ne olduğunu anlayabiliriz. Muhammed (.-- ) yâni (fe’ûlün ) kalıbındadır. Mehmed ise (--) yâni (fa’lün) kalıbındadır. Mehemmed, Mehmed’den evvel kısa bir süre kullanılmıştır. O da (fe’ûlün) kalıbındadır. Fakat edebî metinlerde bu şekle rastlanmaz.

Sinan Paşa’nın “Tazarru’nâme”sinde (15. yy, Sinan Paşa öl. 1486’dır) “Sultan Muhammed” olarak harekeli şekliyle geçer.

Tuğralar estetik düzenin bozulmaması için harekesizdir; dolayısıyla ne olduğu anlaşılmaz.

Bâzı resmî belgelerde “Es-sultânü’l-a’zam Muhammedbnü Murâd Han” diye geçer. Kısacası Halk metinlerinde “Mehmed” ciddî edebî metinlerde “Muhammed” yazılıdır.

Osman Kemal Kayra'nın önceki yazıları...