Gerçek televizyoncular, belgeselcilerdir bence…
Eşek arısının üremesini safha safha çeken kişidir televizyoncu.
Kör çukurda bir porsuğun yılanı avlamasını görüntüleyendir.
Tokyo’da kapı önlerindeki kalabalığı iterek trenin içine girmelerini sağlayan Oshiyaları, Bolivya’da trafiği düzenleyen “zebraları” ekrana getirendir.
Pakistan – Hindistan sınır noktasında bayrak çekme törenidir televizyon programı…
Bursa Cumalıkızık'ı, Kars Ani şehir kalıntılarını, ne bileyim, Yozgat’ın tarihî Kral Kızı Hamamını anlatandır televizyoncu…
***
Üç tane önceden kurulmuş kişiyi, bir banko etrafına dizip, onların kurgulanmış ağız dalaşını program diye yutturmak değil…
Ya da iki günde bir “seviyeli ilişki” deneyen, bütün hayatını kameralar önünde ve “mış gibi” yaşayan reziller güruhunun “aşk” maceraları hiç değil…
***
Bir televizyonun ünlü kadın belgesel sunucusu var, hemşehrim.
Gittiği her Anadolu şehrinde ona çeşit çeşit yöresel hediyeler veriliyor. Eski kaşarlar, tahta terlikler, kangal sucuklar, mahallî kıyafetler vs...
O da maşallah hiçbir verileni reddetmiyor, hatta biraz da istermiş gibi davranıyor, her çekim sonrası âdeta bir kamyonet “malzeme” ile dönüyor.
Biraz “sakil” bir görüntü aslında.
Ve mesleki çevreler bunu pek hoş karşılamıyor, bolca dedikodusunu yapıyor.
***
İftira, insanoğlunun en kalleş silahı.
Belgeselci kadın, her İstanbul’a dönüşte, bu hediyeleri, bu yiyecekleri, ne varsa hiçbirine el sürmeden, çocukluğunu geçirdiği kenar mahalle sağlık ocağının bahçesine taşıyor, muhtaçlara dağıtılmasına yardım ediyor aslında.
Ayrıca, cuma günleri gittiği eski mahallesinde, rahmetli kuru gıda esnafı babasının yaptığı gibi, bakkal Bahri amcadan veresiye defterini istiyor “Lütfen baştan, ortadan ve sondan üç kişinin borcunu toplar mısın amca?” diyerek yaprakları yırtıp alıyor, toplam rakamı cebinden ödüyor.
Ve her seferinde tek şart koşuyor; kimin ödediğini kimse bilmeyecek.
Bir gün “Neden böyle yapıyorsun?” dediğimde “Kötü insan olup iyi bilineceğime, iyi insan olup kötü bilinmeyi tercih ediyorum” diye cevap verdi gülerek…

