Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Farklı bir Tanzîmâtçı: Ziyâ Paşa
0:00 0:00
1x
a- | +A

Ziyâ Paşa gönlünü yeni sevgiliye kaptırıp eskisinden vaz geçemeyen ikisini de elinde tutmaya çalışan cevvâl bir âşık gibiydi. Eski sevgilisi dîvânın kalitesinden ve albenisinden vazgeçemiyor, yeni sevgilisini de yedeklemeye çalışıyordu. Ama olmuyordu. Onun hüviyeti eski mühürlü idi.

Türk şiirini farklı ve birbirine geçmiş şekillerde görürüz. Tañ Teñri şiiri ve Dîvânü Lugât’t-Türk’teki Alp Er Tunga Sagusu birbirine yakın düzendedir. Aralarında diziliş farkı vardır.

Türk halk edebiyâtı 15. asra kadar en yaygın türdü. Türkistan ve sonrasında Selçuklu coğrafyasında aynı tür ve aynı terennümleri görürüz. Halk edebiyâtı koşmalarıyla, mânileriyle halkın anladığı ve sevdiği bir türdü. Bu türlerle destanlar yazmışlar, hâtıralarını diri tutmuşlar, ağıtlar yazıp ağlamışlar, koçaklamalarıyla yiğitlik damarlarını kabartmışlar, güzellemeleriyle gönül tellerini titretmişler, ilâhîleriyle saf dînî duygularını dillendirmişlerdir.

Aradığı güzel hangi coğrafyada bulacağını bilemeyen Karac’oğlan gönlünü sorgular: “Mardin’den de Karaco’lan Mardin’den /// Çeken bilir ayrılığın derdinden /// Koçhisar’dan Hasan Dağ’ın ardından/// Acep gezsem ala gözlüm var m’ola?”

Ayrılığı da işler: “Güzel ne güzel olmuşsun görülmeyi görülmeyi /// Siyah zülfün halkalanmış örülmeyi örülmeyi /// Yiğit sevdiğinden soğur /// Sarılmayı sarılmayı.”

Halk şâirleri daha doğrusu gezgin ozanlar ellerinde sazları durmadan gezerler ve bir çeşme veyâ pınar başında gördükleri güzellere gönül bırakırlardı. Koçaklamalarıyla yiğitlik şiirleri yazan Köroğlu hem vuruşmayı hem de güzelleri ihmâl etmedi.

Horasan erenleri, ilâhî aşk erleri, Yesevî dervişleri: “Derviş bağrı taş gerek/// Gözü dolu yaş gerek/// Koyundan yavaş gerek/// Sen derviş olamazsın” diye dil-pürhûn, hâne-berdûş (evi sırtında) “Bir abam var atarım, nerde olsa yatarım” diyen Yûnus gönüllüler bu coğrafyaya dert ektiler, aşk biçtiler.

Anadolu coğrafyasında her kesimden insanların en çok okuduğu Mevlid’i de unutmamak lâzımdır.

YÜKSELEN YILDIZ: DÎVÂN EDEBİYÂTI

16. yy.la birlikte Osmanlı mülkünde münevver çevrelerinin yeni gözdesi Dîvân edebiyâtı olmaya başladı. Üst düzey geometrik bir orantıya sâhip olan bu edebiyatla herkesin uğraşması zâten mümkün değildi. Konuları içinde âyetler, hadisler, darb-ı meseller, muammâlar, târihler ve çok yönlü edebî san’atler bulunduran yüklü bir türdü bu edebiyat.

13. yy.la başlayan İslâm kültürünün geniş araştırma faâliyetleriyle birlikte tefsir, hadis, akâid ve siyer gibi İslâmî yelpâzede geniş yer tutan bu ilimler, dîvânın da konuları içinde olunca bu sahada kalem oynatanların vasat hattâ iyi derecede Arapça ve Farsça öğrenmeleri de gerekiyordu. İslâm yönü ile Arapçaya; edebî yönü ile de Farsça’ya yakın olduğu için bu yolun tâlipleri genelde medrese eğitimi almış olanlardan çıkıyordu.

Medreselerde zâten din ve müsbet ilimlerde bu iki dilin geçerli olması normaldi. Dînî ve ilmî eserlerin tamâma yakını Arapça idi.

Buna şaşırmamak lâzım. Orta Çağ’da da hattâ son zamanlara kadar Batı’da hem İncil (din) dili hem de bilim dili Lâtince idi.

Devrin Fârisî dilinde Hâfız-ı Şîrâzî ve Molla Câmî el altı kitâbı gibi olurken, 13.yy.dan çağlara yayılan Mesnevî-i Şerif de hayranlarının vaz geçilmezi durumundaydı.

BATI’NIN NESİ VARDI?

Genelde 19. asra kadar kavram olarak Batı sâdece fetih ve savaş olarak biliniyordu. Onların kültür ve edebiyatları Osmanlı mülkünde hiç geçerli değildi.

Yarışta yavaşlayan mutlakâ geçilir. Osmanlı 1800’lere kadar hep önde koştu. 1699’da bir nefeslenme bile ona toprak ve daha önemlisi prestij kaybettirdi. Karlofça âdetâ sonun başlangıcı oldu. Kurt bir def’a tökezlerse sırtlanların affı olmaz. Osmanlının bir düşmanı yoktu ki… Osmanlıyı bir din müessesesi olarak gördüğü için Batı onunla hep Haçlı rûhuyla savaştı. Bu yüzden Devlet-i Âliye’de yapılan bütün yenilikler bir Haçlı zaferidir.

Hastalık sârîdir. Bünye zayıflarsa hastalığa karşı koyamaz. Batı’nın dehrî (epiküryen, dünyâ zevkleri, hedonik temâyüller) yıkımı Osmanlıya sıçramaya başladı. Batı’ya öğrenci göndermelerle birlikte, Tanzîmat aydınlarının olmazsa olmazı Fransızca dili ile Batı’nın edebiyat ürünleri dilimize giriyordu. Yaşanan duygu ve günahlarını yazan kişinin ağzıyla başka şahıslarda şekillendirdiği mâcerâlar, roman adı altında ahlâkî değerleri tahrîb ediyordu. Tiyatro bir hârikaymış ve hayâtın bir parçasıymış gibi belirtildi. Bu devrin yazarları her şeyden bir parça; ama hiçbir şeyden tam değil formuyla boy gösterirken yeni türlerden dolayı hem kitaplarda hem de yarım yamalak gazetelerde tefrika romanlar yazmaya başladılar. Pâyitaht artık çehre değiştiriyordu. Batı’nın plâtosu Pera’da (Beyoğlu) kuruldu. Aktörler Batı seyyahları, gayr-i Müslimler, figüranlar ise Osmanlı snoplarıydı. Aktörler, yıllardır Osmanlı içinde yaşayıp birdenbire maskelerini çıkaran İngiliz, Fransız ve Almanlardı. Bu büyük devlet aktörleri 1900 başlarında İstanbul’u mekân tuttular. Arkalarında Rothscild sermâyesi vardı. Hedefin ne kadar büyük olduğu sonra anlaşıldı. Ermeni ve Yahûdiler sütre gerisinden ansızın çıkıverdiler. Eskiye bir sünger çekilmek isteniyordu. Plânlar tıkır tıkır işliyordu. Selânik, Paris, Londra ihânet tâifelerini bölük bölük pâyitahta ihrâc ediyordu. Evvelâ Direklerarası’nda başlayan Şamram ve Peruz kantoları iftardan sahura kadar mü’minleri ifsâd ediyordu. Güllü Agop Kumpanyası durmadan tiyatro eserleri sergiliyorlardı. Yıllarca Osmanlı kültürüyle yetişen yazarlar artık derme çatma eserlerini Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sergilemeye başladılar. Kadın kılıklı erkekler (zenneler) -genelde azınlıklar- kırık dökük Türkçeleri ile halkı eğlendirmeye çalışıyordu.

FERMANLAR MEŞRÛTİYETLER NE GETİRDİ NE GÖTÜRDÜ?

Bütün bu yenilikler bir mesaj veriyordu Batı’ya: Bakın biz de sizin gibi olmaya çaba sarf ediyoruz… O zamanın sözde aydınları, Avrupa sevdâlıları devrin Paris’ini İstanbul’a getirmeye çalışıyorlardı. Paris, Paris olalı öyleydi; İstanbul da İstanbul olalı… 20 yılda İstanbul nasıl Paris olurdu?

Yüzyıllarca süregelen halk ve dîvân tarzı yerini Batı tipi Sone ve Terzarima’ya bırakıyordu. Zâten bunlar da kötü bir taklitten öte geçemiyordu.

Tanzîmât önemli bir dönüm noktasıydı. Satılık devlet ricâli ona, Tanzîmât-ı hayriyye derken halk Tanzîmât-ı şerriyye diyordu. Başlangıçta halk tabanında fazla etkisi de olmadı.

Tanzîmât’ın birinci ekolü, Şinâsî, Ziyâ Paşa, Nâmık Kemal yenici olmakla birlikte pek başarılı olamadılar. Şinâsî zıvanadan çıktı, Nâmık Kemal ikilemde kaldı, Ziyâ Paşa yüzünü sözde Batı’ya döndü, ama hep doğulu kaldı. Bu dönemde de şiir tarzları ve ölçüleri eski tarz olmakla birlikte, konularda Batı izleri açıkça görülmeye başladı. Dîvân kalıpları içinde hürriyet, vatan, adâlet gibi kavramlar yeniydi. 1789 Fransız Devrimi yeni algılanıyordu.

YENİ YILDIZ: ZİYÂ PAŞA

Osmanlıda 16-20.yy.lar arasında aydınlar hep Dîvân düzdüler. Mes’ele bu değildi. Asıl olan hâfızalarda iz bırakmaktı. Fuzûlî, Bâkî, Nedim gibi Dîvân yıldızları tâbiri câizse bu türün en klâslarıydı. Kânûnî (Muhibbî) bir alt klâs büyük şâirdi. Fâtih (Avnî) gibi pâdişahlar da bunlarla yarışırdı. Bunların ayrıca Arapça ve Farsça Dîvânları da vardı.

Son dönemlerde hikemî (düşünce ve hikmet) şiirleri yazan Nâbî dillerde dolaşan sözleriyle şiire renk kattı. Fakat Tanzîmât birinci dönem şâirlerinden bir Ziyâ Paşa çıktı ki, ekmek tuz hakkı ister gibi parlayıverdi. O yepyeni kalıplarda muhâfazakâr bir tarz işliyordu. Nedim’le parlayan İstanbullulaşma (mahallîleşme) halk şiirine yaklaşma, Dîvân’dan vaz geçmeme ve Batı denemeleri…

Aslında Tanzîmât şâirleri eski şiiri yıkmak için yola çıkmışlardı. Halk ne dilini ne de yaşayışını değiştirme taraftârıydı. Fuzûlî’yi, Bâkî’yi onlarda görmek istiyorlardı.

Reform kolay değildir; halka rağmen direnmek ister. Şinâsî hâriç, 2. Tanzîmât ekolü de halka sırtını dönemedi. Tam dönüş 2. Meşrûtiyet ve İttihâdcılarla başladı. Onlar bu uğurda gemileri yakmışlardı.

MÂSUM GİBİ GÖRÜNEN TÜRLER

1.Tanzîmât ekolü “Halka rağmen” sistemini kullanmadı. Basit argümanlarla halkın hoşuna gideceğini umduğu Batı nesir türlerini yerleştirmeye daha doğrusu denemeye çalıştı. Bunlar roman, hikâye ve tiyatroydu. Şinâsî ve Nâmık Kemâl acemi tiyatro eserleri yazdılar. Hele Şinâsî’ni “Şâir Evlenmesi” komedi türündendi ama kelimen aslıyla tam bir komediydi! Dîni ve töreleri alaya alan, din adamlarını aşağılayan bir acemi saçmasıydı. Eski Türk filmlerindeki sahtekâr, üfürükçü, okkalı konuşan imam figürü bu esere dayanır.

Osmanlıda gelişmiş bir tür olan târirçilik N. Kemâl’ın en başarılı olduğu türdür. Onun Evrâk-ı Parîşân (Devr-i İstîlâ’sı) okunmaya değer.

Ziyâ Paşa gönlünü yeni sevgiliye kaptırıp eskisinden vaz geçemeyen ikisini de elinde tutmaya çalışan cevvâl bir âşık gibiydi. Eski sevgilisi dîvânın kalitesinden ve albenisinden vazgeçemiyor, yeni sevgilisini de yedeklemeye çalışıyordu. Ama olmuyordu. Onun hüviyeti eski mühürlü idi. Batı’nın göz kamaştıran yeniliklerini görünce hayıflanıyor ve “Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm. /// Dolaştım mülk-i İslâmı hep vîrâneler gördüm” diyor. Bu beyit hem serzeniş hem i’tiraf hem de hüzün yüklüdür.

Onun bu ümitsizlik ve yeis hâli Tevfîk Fikret ve Mehmed Âkif’de de vardır.

Bunun yanında aynı devirleri gören ve Batı’yı çok daha iyi tanıyan Yahyâ Kemâl’de tam aksine Türk ve Osmanlı coğrafyasına derin bir sevgi ve eskiye hasretle meyil vardır.

Ziya Paşa’da ilk devirde gazeller, şarkılar ve kasîdeler varken, son devir edebiyâtına damgasını vuran mükemmel hikemî şiirleri ön plâna çıkar. Özellikle Terkîb ve Tecî’-i Bendleri yıllara damgasını vuran ve her sınıf halk tabakasının hâfızasında yer edip ezberlenen beyitlerle yüklüdür. Her Osmanlı aydını gibi Ziyâ Paşa, Arapça ve Farsçaya hâkimiyeti yanında devrin gereği olarak bir de Fransızca biliyordu.

Bu devrin aydınları Victor Hugo, La Martine, Fenelon gibi Fransız yazarları tercüme ediyorlardı.

TERKÎB VE TERCÎ’-İ BENDLER

Ziyâ paşa Tercî’-i Bend’in her bend beytinde o meşhûr beyti tekrarlayıp Batı’nın akılcılığına karşılık aklın acziyyetini ifâde ediyordu: “Sübhâne men tehayyere fî sun’ihi’l-ukûl///Sübhâne men bi kudretihî ya’cizü’l fuhûl” Yâni (Eserlerdeki sanât karşısında akılların hayrete düştüğü, kudreti karşısında en üstün ilim ve anlayış sâhiplerinin dahi âciz kaldığı Allâh’ı tesbîh ve tenzih ederim.)

Ziyâ Paşa’nın hikmet dolu şiirlerinden örnekler sunalım:

Âsûde olam dersen eger gelme cihâna ///Meydâna düşen kurtulamaz seng-i kazâdan” ve aynı mealdeki bir diğer beytinde “Yoktur siper bu kubbe-i fîrûze fâmda /// Zerrât cümle tîr-i kazâya nişânedir” Yâni rahat yaşamak istiyorsan bu dünyâya gelmeseydinç Şu gök kubbe altında bütün zerreler bile kazâ oklarının hedefindedir.

Yıllar evvel söylenmiş İmâm Şafîî hazretlerine veyâ Ferezdâk’e âit diye düşünülen şu sözlerle yakın ilişkiye bir göz atalım: “El felekü kasiyyün/// El havâdisü sihâmün /// El hedefü insânün///E’r-râmü hüvallâh ///Eyne’l-mefer (Felek bir yay gibidir. Olaylar oklardır. Hedef insandır. Atan da Allâhü te’âlâ ise nereye kaçarsın.) Bu sözler Cebriyyecilik değil, kadere îmandır.

Her âkıle bir derd bu âlemde mukarrer/// Râhat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan” (Akıllı, düşünen her insana bu dünyâda bir derd gelir. Akıllı insanlardan rahat yaşayan var mıdır? En büyük sıkıntıları en selîm düşünen Peygamberler çektiği için ne kadar doğru bir söz.

İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez /// Zîrâ bu terâzû bu kadar sıkleti çekmez.” (İnce fikirleri bu akılla kavramak mümkün değildir. Zâten bu terâzi de bu kadar yükü çekmez.) Yâni esrâr-i Rabbâniyyeyi bu akılla çözmek mümkün değildir.

“Dehrin ne safâ var acabâ sîm ü zerinde /// İnsan bırakır hepsini hıyn-i seferinde” (Bu dünyânın altınında gümüşünde ne zevk vardır. Son seferinde hepsini bırakırsın.)

Bağdatlı Rûhî’nin şu güzel beyti de aynı mealdedir:

Sanma ey hâce senden zer ü sîm isterler /// Yevme lâ yenfe’û’ da kalb-i selîm isterler.” (Ey Hoca, âlim, senden altın ve gümüş istemezler. Dünyâ malının geçerli olmadığı o günde senden selîm bir kalb isterler.”)

“Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz/// Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” (Kişinin aynası işidir; lâfa bakılmaz. Onun akıl dereci de eserinde görülür.)

Allâh’a sığın şahs-ı halîmin gazabından/// Zîra yumuşak huylu atın çiftesi pektir.” (Yumuşak huylu insanların öfkesinden Allâh’a sığın. Zîrâ yumuşak huylu atın çiftesi çok serttir.)

“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdîr/// Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir.” (Nasihat ile uslanmayanı azarlamalı; onunla da uslanmayanın hakkı ise dayaktır.)

“İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakkî/// Evvel yoğ-idi işbu rivâyet yeni çıktı” (Kalkınmaya ayak bağı İslâmiyet diyorlar. Önceleri böyle bir söylenti yoktu, yeni çıktı!)

“Milliyeti nisyân ederek her işimizde /// Efkâr-ı Freng’e tebâ’iyyet yeni çıktı.” (Her işimizde milliyetimizi inkâr ederek, Avrupa fikirlerine uymak yeni çıktı.)

“Zâlim yine bir zulme giriftâr olur âhır /// Elbette olur ev yıkanın hânesi vîrân” (Zâlim en sonunda bir zulme uğrar. Ev yıkanın hânesi vîrân olur.) Yâni “Âh ile âbâd olanın, âhıri berbâd olur.”

İşte Ziyâ Paşa! Hükmü de sizlere bırakıyorum. Acaba o, Batılı mı, Doğulu mu?

Prof. Dr. Osman Kemal Kayra’nın önceki yazıları…

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.