Geçenlerde birkaç gönüldaşımızla sohbet ediyorduk. Hele şu aralar her zamankinden de fazlaca akran, yoldaş, gönüldaş… kim olursa olsun yakın-uzak insanlar zaman ve mekân farkı olmaksızın bir masa etrafı veya bir meclis sıcaklığında bir araya geldiklerinde konuşulan mevzular bellidir…
Böyle zamanlarda herkes az-çok bir şeyler söyler. Yine öyle oldu. Hazirun, kitabın ortasından veya ucundan kıyısından fikirlerini sergilediler. Ama; belli ki bunlar, ortamı ısıtma cümleleriydi. İçinde belki biraz tahrik, belki biraz merak vardı. Vaziyet anlaşılmıştı. Anlamazlıktan gelerek veya susarak “neme gerek!” diyemezdik. Şayet dersek? Evet; şayet, sarih veya zımnî yâni açık veya kapalı bir üslup ile “neme gerek!” deseydik, Yahya Efendi Hazretlerini incitmek bir yana; ilâhi bir lütufla lütfedilmiş, ihsan buyurulmuş, tefekkür, kalem ve kelâm kabiliyet ve nîmetlerine karşı nankörlük etmiş olurduk.
Zira; düşünebilmenin de yazabilmenin de konuşabilmenin de tıpkı mülkte olduğu gibi mutlak sahibi var. Müşahhasın da mücerredin de sahibi, Allahü teâlâdır. Yüce Allah, insanın beyninden bir kılcal damarı iptal etse o kimse hatta belki kendi adını bilemez, evini bulamaz, eşini, evlâdını tanıyamaz…
Netice itibarıyla tefekkür hamurkârlığı yapan kalem ve kelâm sahibi, Allah’tan bahşedileni O’nun kullarıyla paylaşmaktadır. Şu var ki bu paylaşma “doğru haber-dürüst yorum” ilkesinde olmalıdır. Bu ölçülerden gafil şekilde, konuştuğunun ve yazdığının toprak altında hesabı olduğunu düşünmeden laf eden, tahkir veya takdir edenler “ziyan etmişler” zümresinden olacaklardır.
Bütün bunları, zihnimizde ölçüp-biçtikten sonra şunu dedik; inandıklarımızı, şöylece paylaştık. Söylediklerimizi, bir kere de burada tekrarlayacağız. Olur ki tespitlerimizden haberdâr olan bâzı kimseler, sohbet meclisinde mevcut olanlardan çok daha fazla istifade ederler.
Dediğimiz şudur:
-Ne muhalefeti? Muhalefet mi var? Muhalefet, bölünüp-parçalanarak birbirinin renklerine dönüştü. Dişe dokunur, ele-avuca gelir bir muhalefet eseri var mı? Çok partili hayata geçtiğimiz 1908’den; dahası 1945’ten bu yana muhalefet hiç bu denli zayıf, işlevsiz, pörsük ve nâmevcut olmamıştı… denirse yanlış olmaz. Net şekilde ismini verelim ki ülkemizde iktidarın rakibi, muhalefet partileri değildir. İktidar ve İttifakın rakibi, rakipten de öte düşmanı şunlardır:
-Pahalılık.
-Enflasyon.
-Maaşların ayın yarısını bulmadan erimesi.
-Emeklinin acınası hâli.
-TL’nin döviz karşısında pula dönmesi.
-Ev ve iş yeri kiralarının korkunçluğu.
-Etiket terörü….
Asıl muhalefet, bunlar ve ötekilerdir.
Çarşı-pazar, AVM’ler hepsi ateş pahası! Vatandaşın bir numaralı derdi, geçimdir. Onun için geri kalan her şey, üstyapı-altyapısıyla hepsi teferruattır. Bugün ailede bütün ferdler çalıştığı hâlde iki yaka bir araya gelemiyor. Bu sebeple memleket gemisinin dümeninde olanlar, masaya getirilen ve kulağa ve kalbe hoş gelen, gözü rahatsız etmeyen gerçeklerden kopuk malumat, haber ve raporlara karşı çok dikkatli olmalılar. Teyid, teyid üstüne çalışmalı.
Sade vatandaş, belki, o tarihî tabirle “çarıklı erkân-ı harb”dir ama bu insanlar, şu veya bu nisbette irfan pınarından nasiplenmiştir. Neyi, ne zaman yapacağı belli olmaz. Elektrik fenerinden duman tüttüren zekâ kıvraklığı unutulamaz. Seçmen, yâni sessiz, çileli yığınlar, o afralı seçim anketlerini, mahcup ve kırpıntı kâğıda dönüşmeye mecbur edebilirler.
Sandık, mermerden ağırdır! Hakikatleri de göz ardı etmemeli.
Ne demiştik?
-Dost, doğruyu konuşandır…
Evet, aynen öyledir.
Allah, kimseyi namuslu dostlardan mahrum eylemesin.

