Bir zamanlar hem dînî hem de pozitif bilimlerin berâberce verildiği medreselerden Mâverâünnehir, Selçuklu ve Osmanlıda çok büyük âlimler yetişmiştir. Buraları miskinler ve tembeller yuvası olarak niteleyenler Türk eğitim târihinin özellikle 10.-16. asırlar arasını çok dikkatle okumalıdırlar. Unutulmasın ki Harizmî “sıfır” sayısını bulmasaydı matematik Roma Rakamları gibi sıfırsız olacaktı.
Her iş eğitimle başlar. Yapılacak her işin önce eğitimi alınır. Eğitim hem teknik hem de bilimdir. Yıllarca “terbiye” olarak bilinen bu kelime sonradan eğitim olmuştur. Eğitim terbiyenin karşılığı mıdır? Hiç değildir! Neyse… Bugün bile eski bir kurul “Tâlim Terbiye” olarak devâm ediyor. Demek ki bir eksiklik var. Hırsız ve yankesiciler de “çömez”lere eğitim veriyorlar ama terbiye etmiyorlar.
Eğitimi verilecek olan konunun önce koordinesi ve ana hatları belirlenir. Sonra gerekli bilgi ve argümanlarla ondan nasıl faydalanılacağı öğretilir.
ESKİ KAVİMLERDE EĞİTİM
Eski devirlerde ve özellikle de Orta Asya’da eğitim, savaş ve silâh teknikleri üzerine binâ edilirdi. Bunlar o devirler için hayâtî mevzûlardır. Bir yayın yapılması için seçilecek ağaç, kirişinin yapılması ve esnekliğinin sağlanması, okun hangi ağaçtan yapılacağı ve en önemlisi de kertikli temrenin (okun ucundaki metal) nasıl sert ve dengeli olabileceği büyük bir tecrübe ve ustalık isteyen hassas konulardı. Kalkan ise tabaklanmış fakat tam çekmemiş manda derisinden yapılır, içi çeşitli maddelerle takviye edilir, oklar ve kargılar onu delse bile vücuda ulaşması zor olurdu.
Kılıçlar en yakın dövüş silâhıdır. Özellikle çeliğine suyunun verilmesi, tamâmen bir ustalık işidir. Kuvvetli bir kolun darbesiyle bir kalkanı bile parçalamak mümkündü.
Kargılar dengeli ve sâbit uzunluktadır. Bu da yakın mesâfe silâhıdır veyâ uzaktaki bir hedefe kol gücüne göre fırlatılabilir.
Ateşli silâhlar bulununcaya kadar bütün halklar bu silâhları kullandı.
Türkler sağdan soldan gelen sesleri tam algılayabilmek için miğfer takmadılar. Vücut hareketlerini engellediği için zırhı da uzun zaman kullanmadılar.
İlk ve Orta Çağlarda yaşayan insanların bu silâhları yapmaları ve bu silâhlara göre eğitilmeleri çok gerekliydi. İşin tekniği daha ziyâde pratiğe dayanıyordu. Hayat, o zamanlar çok aktif ve devamlı savaş ortamındaydı. Her coğrafyada savaş olmakla berâber Asya bozkırları savaşa en müsâit yerlerdi. Orduların kapışmasına en verimli ve düzgün alan bu bozkırlardı. Büyük savaşçılar kendi bölgelerindeki harpleri de Asya’ya çekmişlerdir. Makedonyalı İskender bu meyanda Çin’e kadar gitmiştir. “Şu Destânı” bu seferi işler.
TÜRKLER YERLEŞİK Mİ YAŞARLARDI?
Türkler 10.-11. asırlara kadar genelde “Bozkır kültürü” çerçevesinde yaşamışlardır. “Medeniyet” şehirleşme anlamında bir kelimedir.
Meselâ eski adıyla “Yesrib” olan şehir kısa bir dönemde “Medîne” olmadı. 622 yılında Hicret’ten sonra bu şehre “Medînetü’n-nebî” (Peygamber şehri) denildi. Bu ifâde zamanla Medîne olarak kısaltıldı. Kur’ân-ı kerimde hem Yesrib hem de Medîne berâberce kullanılmıştır.
Çin, Hint, Mısır, Yunan antik kavimleri konar-göçer olmayıp yerleşik oldukları için bilim (öğretim) bunlarda çok eskiden başlamıştır. Dolayısıyla bunlara “antik medenî” kavimler diyebiliriz. Bunların kültürleri de çok eski olduğu için kültür ve medeniyet kavramı sarmal olarak görülebildiğinden farklı boyutlar kazanmışlardır.
Türkler Uygurlara kadar yerleşik hayâta geçmediler. Gerçi Ötüken bir yerleşik yurt gibi telâkkî edilebilirse de tam anlamıyla bir şehir boyutunda değildi. Türkler de kitâbelerde ifâde edildiği üzere Çinliler gibi sâbit mekân olup ticâretle geçinmeyi de belki arzû ediyorlardı. Nitekim şu ifâde çok nettir: “Ötüken yış olursar arkış tirkiş ısar neng bungug yok.” (Ötüken’de oturup kervan kâfile göndersen ne sıkıntın olacak ki…)
Burada Çinliler gibi ticâret yapıp sâkin bir hayat yaşamayı özler gibi ifâde etmişlerse de bu hâl Türkler için pek de mümkün görülmemektedir. Hindistan Türk devletleri, Kıpçaklar, Harezmliler, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar 11.-20 yy.lar arası hep savaşmışlardır.
Hun İmparatorluğu, Göktürk İmparatorluğu derken, Çin medeniyeti denmesi boşuna değildir. Türkler Mâverâünnehir’e inip Îran ve Anadolu’da yurt tutunca yerleşik medeniyete geçtiler. Osmanlı ve Selçuklu devletlerini bir imparatorluk olarak değil, bir devlet olarak görmek lâzım. Osmanlı kendisine “Devlet-i aliyye” dediyse biz ve başkaları neden Osmanlı İmparatorluğu diyoruz? “Devlet-i ebed-müdet” diyen atalarımızı neden İmparatorluk diyerek incitiyoruz. Kezâ Hint medeniyeti, Çin medeniyeti, Yunan medeniyeti de imparatorluk kavramlarından daha yaygın kullanılmıştır.
Makedonyalı İskender Çin’e kadar gidince o mu Çinlilere medeniyet öğretti, yoksa Çin mi onlara medeniyet öğretti? Herhâlde burada medeniyet teatisi (alışverişi) var gibi görünüyor.
ÇİNLİLERLE TÜRKLER SAVAŞTILAR MI?
Tabîî ki hem de yıllarca savaştılar. Çinliler Türkleri savaşla yenemeyeceğini anlayınca para ve prenses vererek onları kandırdılar. “Tabgaç bodun altun kümiş işgiti kutay bungsuz ança birür” (Çin milleti altın, gümüş, işlenmiş ve ham ipeği sıkıntısızca verirmiş.) Böylece uzak milletleri (kendisine) yaklaştırırmış.
Uygurların “Göç Destânı”nda Kiyu Lien adlı Çin prensesini Bugu Tigin’e verip Kutlu Dağ’ı alınca ülkede uğursuzluklar başlar ve göç etmek zorunda kalırlar. Bu olay ufak bir yurt parçasının bile düşmana verildiğinde neler olabileceğini göstermesi bakımından çok önemlidir.
TÜRKLERDE ALFABE SİSTEMİ
Türklerde alfabe dolayısıyla yazı çok eskilere dayanmakla birlikte ancak Göktürk Âbideleri’yle bir alfabe varlığından bahsedebiliyoruz. 724-732-735 yazıtları ile elimize taş üzerine kazınmış kitâbeleri görüyoruz.
Uygurların alfabesi Sogd kaynaklı olup sâdece 14 harflidir. Göktürk alfabesi ise 38 harflidir. Buna rağmen Uygur metinleri bir hayli fazladır.
Bu arada Budist Türklere âit “Sekiz Yükmek” adlı kâğıt veriler de dikkat çekicidir. İslâmiyetle birlikte Kâşgâr, Balasagun ve bütün Mâverâünnehir bir ilim merkezi olmuştur. 11. asır, kültür bakımından “Türk ilim inkılâbı” gibidir. “Dîvânü Lugâti’t-Türk” ve “Kutadgu Bilig” İslâmiyetin Türklere kazandırdığı iki büyük eserdir. Bunlar lügat, coğrafya, siyâset ve eğitim alanında yazılmış çık kıymetli ilk eserlerdendir. Gerek Kâşgârlı Mahmûd ve gerekse Balasagunlu Yusuf Hashâcib çok kıymetli iki bilgindir.
Oğuz Kağan’la başlayan “Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi” artık ordularla fetihlerin dışında eserlerle de cihan fethine adım atmış bulunuyorduk. Oğuz Kağan’la başlayan “uruşgu”lar cihâda dönüp İ’lâ-yı kelimetullah idealine dönüşmüş oluyordu. Bu kavram güneşin doğuşu ile batışı kızıllığındaki dünyâ coğrafyasında “Kızılelma” dolayısıyla önce “Turan” sonra bir cihan mefkûresi oluyordu.
İLK MEDRESELER
İlk medreseler Karahanlılar devrinde ortaya çıkar. Bunlar Müslüman Türklerin ilk ciddî eğitim kurumlarıdır. Bu medreselerde Fârâbî, İbni Sînâ ve Bîrûnî gibi dünyâ çapında büyük âlimler yetişmiştir. Bugün bütün dünyâda en önemli ilim başlangıç metodu olan “Eğitim Bilimleri”nin kurucusu da Fârâbî olmuştur.
Uygurlar da medrese benzeri kurumlar kurmuşlar daha ziyâde Budist öğretim sistemlerini geliştirmişlerdi.
Karahanlılar, Semerkand, Buhâra, Taşkend, Balasagun, Yarkend ve Kâşgâr gibi şehirleri ilim merkezleri hâline getirmişlerdir. İlk teşkîlâtlı külliyeler (kampüsler) buralarda vücut bulmuştur.
Bir beldede eğer yöneticiler bilim adamlarına ve bilime değer verirlerse ve onlara maddî destekte bulunurlarsa orada ilim çok gelişir. Bu meyânda Buğra Han Hârûn, İlig Han Nasr, Yusuf Kadir Han, Aslan Han bilim adamlarına bütün imkânları sunan yöneticilerdir. (Prof. Dr Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, MÖ 1000- MS 2011, Pegem Akademi)
MEDRESELERİN FAÂLİYET VE MADDÎ SİSTEMLERİ
Medreseleri Uygurların Budist eğitimleri için kurdukları kapsamlı kuruluşlara da indirgemek mümkündür. Budistler Maniheistlerin inanç sistemine karşı medreselere ne kadar önem vermişlerse, Sünnî Türkler de hızla yayılma eğilimi gösteren Şiâ’ya karşı bu sistemi çok geliştirdiler. Hattâ ileride Sünnî akideye karşı en kapsamlı kuruluşu Mısır’daki El-Ezher külliyesi’ni de Şiîler kurmuşlardır.
Bu medreselerde âlimler iki Sünnî i’tikâd sistemlerinin birisi olan Mâtürîdiyye’yi ta’lîm ediyorlardı. Buralarda geniş kapsamlı İslâmî ilimler yanında özellikle yeni gözde bilimler, astronomi, tıp, matematik ve eğitim bilimleri geniş bir ilgi alanı oluşturmuştur. Medreselerde genel kural olarak fakîh denen Hanefî bir müderris bulunacak, kendisine ayda 300 dirhem maaş verilecektir. Bu da 891 gram gümüş yâni bugünkü râyice göre 95.000 TL yapar ki o gün için iyi bir meblağdır.
Hanefî fıkıh ta’lîm eden öğrencilere de burs olarak dağıtılmak üzere 1500 dirhem, her öğrenciye ise ayda 30 dirhem yaklaşık olarak 10.000 TL burs verilirdi.
MEDRESEYE YAKLAŞIK 50 ÖĞRENCİ MÜLÂKATLA ALINIRDI
Muhâsebeciye ayda 50 dirhem, Kur’ân-ı kerîm öğretmenine 100 dirhem, Kur’ân-ı kerîm okuyan ve du’âları öğrenen öğrenciye ayda 125 dirhem, mescid ve medreseleri açıp kapatan iki hademeye ayda 50’şer dirhem, kütüphaneciye ayda 50 dirhem verilirdi. Yazın suları soğutmak için de 400 dirhemlik buz alınırdı. Ramazan ayında geceleri halka ekmek, et ve su almak için ayrılan meblağ ise ayda 3500 dirhemdir. Kurban Bayramı’nda 1000 dirhem tutarında sığır ve koyun alınacaktır.
O günlerin para ölçeğine göre 47 dirhem bir miskal altındır. 20 miskal altın 85 gram altın eder ki, bu da bugünkü râyiçle 609.000 TL.dir. (Türk Eğitim Tarihi, age, ss. 22-23)
Görülüyor ki acımasızca eleştirilen medreseler çok yönlü bir eğitim kurumu olup, her dönemde geniş bir devlet desteği almışlardır. Öğrenciler en kaliteli olanlarından seçilir, medrese yurtlarında yatarlar ve yemeklerini de medresede yerlerdi. Burslarını genelde kitap almak için harcarlardı.
Bu kurumlar çevre halkın ihtiyaçlarını da giderirlerdi. Çok yönlü bir eğitim kurumu olan medreselerin kapanması eğitim sistemimize büyük zararlar vermiştir.
FİLOZOF, EĞİTİMCİ VE MÜSBET BİLİMCİ OLARAK FÂRÂBÎ
Türk eğitim târihinde Fârâbî çok önemli bir yer tutar. Şurasını hemen belirtelim ki Fârâbî ve İbni Sînâ bir din bilgini değildirler. Özellikle de Aristo felsefesinden çok etkilenerek îtikâdî konularda büyük hatâlara düşmüşlerdir. Özellikle İbni Sînâ felsefî yorumlarda rûh, nefs, tekvin ve ahîrette rûhun bedenle olmasını kabûl etmeyerek sıkıntılı görüşler bildirmiştir.
Bunun dışında Fârâbî’nin özellikle eğitim ve İbni Sînâ’nı tıp alanındaki dünyaca şöhretleriyle övünmüşüzdür.
İbni Haldûn ve Fârâbî eğitim ve metodoloji kavramlarda üst seviyededirler.
Fârâbî’ye göre eğitimin amacı fertleri mutlu kılmak ve topluma yararlı hâle getirmektir. Ona göre eğitim üç sınıfta verilir:
A) Âile reisi tarafından verilen eğitim, B) Öğretmenin eğitimi, C) Devlet reisinin verdiği eğitim.
Yâni eğitim âileden başlayıp devletle son bulan, ara eğitim ise öğretmene düşen görevdir. Devlet eğitimi yaygın ve örgün hâle sokar. Aslında devlet reisi eğitimin koordinatörü görevindedir. Millî ve dînî değerlerden uzak bir devlet reisinin halk üzerindeki etkisi negatiftir. Bu değerlerden uzak bir devlet reisinin verdiği eğitim taklitçi ve gayr-i millîdir. Bu sistem okullara da indirgendiği için millî ve dînî kültürden uzak yetişen nesiller ahlâkî yönden problemli ve bencil fertlerdir. Bu programla yetişen öğrenciler, mâzîleri ve ataları ile arası kopuk, sâdece dünyâya yönelik pragmatist fertler topluluğu olarak şekillenirler.
BOZUŞMA NASIL BAŞLAR?
Kitâbeler’de “oglı kangın tek kılınmaduk erinç” (Evlat babası gibi olmadığı için) “Begleri bodunu tüzsüz üçün” (Beyleri ve milleti uyumsuz olduğu için) ifâdelerinden anlayacağımız gibi âile arasındaki bağ kopunca, fikir ayrılıkları düşmanlıklar hâline gelip toplumun temeli olan âile çöker ve o toplum kolay kolay iflâh olmaz. Ahlâkî ve dînî eğitimden mahrum büyüyen gençlerde büyüğe saygı, küçüğe sevgi kavramı yok olur. Hayvanlara, bitkilere, tabîate karşı haşîn, nobran ve bencil nesiller yetişir.
İbni Sînâ’ya göre konular kolaydan zora doğru gitmelidir. Ona göre Sokrat’ta olduğu gibi derste öğretmen ve öğrenci bilimsel konularda tartışmalı, ama bu edep çerçevesi dışına çıkmamalıdır.
Öğretmen orta yolu bulmalı, disiplinden tâviz vermemeli ne sert ne de yumuşak olmalıdır. Söz dinlemeyen öğrenci önce sertçe uyarılmalı sonra daha da sıkı cezâlar verilmelidir. Cezânın olmadığı ne bir devlet sistemi ne de eğitim sistemi olur.
İbni Sînâ’nın eğitim sistemi yaklaşık 500 yıl bütün dünyâda kabûl edilmiştir. Onun meşhur eseri “Şifâ” bütün tıp dünyasının temel kitaplarından biri olarak bilinir. Onun ölümünden 100 yıl sonra eserlerini tamâmı Lâtinceye çevrilmiştir.
1528’de Avrupa kaynaklı bir gravürde ünlü hakimler Hipokrat, Galenos (Câlinus) ve İbni Sînâ aynı karede tasvir edilmiştir. İbni Sînâ Avrupa tıbbında Avicenne olarak bilinir.
Kısacası bir zamanlar hem dînî hem de pozitif bilimlerin berâberce verildiği medreselerden Mâverâünnehir, Selçuklu ve Osmanlıda çok büyük âlimler yetişmiştir. Buraları miskinler ve tembeller yuvası olarak niteleyenler Türk eğitim târihinin özellikle 10.-16. asırlar arasını çok dikkatle okumalıdırlar. Unutulmasın ki Harizmî “sıfır” sayısını bulmasaydı matematik Roma rakamları gibi sıfırsız olacaktı…
Mâzîmiz iftihar ve şeref levhaları ile doludur. Bugüne kadar bunlara yabancı nesiller yetiştiren eğitim sistemimiz tekrar dizayn edilmelidir.

