Kaydet
a- | +A

Verilen ulvi vazifeyi yerine getirememe ihtimali vicdanını rahatsız ediyor, ateşten bir azap gibi dimağını yakıyordu.

Kendine karşı inanılmaz güveni vardı evvel Allah. Lakin emr-i hak tamam olmuş olabilirdi. Verilen ulvi vazifeyi yerine getirememe ihtimali vicdanını rahatsız ediyor, ateşten bir azap gibi dimağını yakıyordu.

Gecenin karanlığına inat, hanın küçük pencerelerinden sızan ışıklar, terleyen atının boynunu pırıl pırıl parlatıyordu. Yaklaştıkça han duvarları, aşılması imkânsız uçurum gibi üzerine geliyordu sanki.

Hancı ve hizmetçilerle ahbaptı Doğan Bey. Hangi vakit gelse kolayca içeri girerdi. Her defasında ne yapar, ne eder Doğan’a hep aynı odayı verirlerdi. Bu gece de öyle oldu. Hiç vakit kaybetmeden atını teslim edip, istirahate çekilmek istiyordu. Fena hâlde başı ağrımıştı. Hancının gözünden kaçmadı;

- Çok yorgun görünüyorsun yiğidim.

Dedi. Doğan Bey, bitkinliğini falan düşünecek hâlde değildi.

- Mis gibi bir uyku çektim mi sabaha bir şeycikler kalmaz. Sen atıma iyi bak. Gerisini merak etme.

- Yiğidim, yiyecek bir şeyler hazırlatayım.

- Yok! Sabaha müthiş bir kahvaltıyla başlarız inşallah.

Deyip, odasına doğru hareket etti.

Darda, zorda kalana, övülür yardım eden,

Halk içinde sevilir, hizmette önde giden.

Sahaya inilmeli, işler yürümez evden,

Açık olsun yolunuz, sorulmasın sen kimsin?

İşin ehlisin ehli, sırdaş Doğan Bey’imsin.

Şehir çok, Bursa başka, yiğit çok, sen başkasın,

Her şey olduğu gibi yerli yerinde kalsın.

Haine, ihanete hasım, mazluma dalsın.

Soyun sopun besbelli, kimse diyemez kimsin?

Hakanın kalbindesin, yiğit Doğan Bey’imsin.

***

“Acaba nereye gitmişti Doğan’ım? Yüzleri, ruhları, aşları, ekmekleri velhasıl her şeyleri yabancı insanların içinde yalnız başına bir insan ne yapabilirdi?” Sorularına mantıklı bir cevap bulamıyor, evhamlı olmaktan da nefret ediyordu. Kendini kötü şeyler düşünmemeye ikna edip, Doğan’dan en son ayrılışlarındaki anı düşündü. Kulaklarında hâlâ o tılsımlı sesin yankıları vardı. “Sakın yalnız başına bir yerlere gitme Sultan’ım.” Son kelimeyi bir daha tekrar etti; “Sultan’ım…” Sıcak, içten bir muhabbetle sarsıldı Gülşah. Küçük fakat oldukça şirin odasında döndü durdu bir müddet. Her şeyini arkadaşlarıyla güle oynaya diktikleri, işledikleri birbirinden güzel örtü, seccade, perde ve diğer ev eşyaları hiç umurunda değildi. Oysa bir zamanlar onlarla konuşur, dertleşir, acılarını, sevinçlerini bir arkadaşmış gibi paylaşırlardı. Şimdi küheylanının üzerinde yiğidi, bir sağa, bir sola gidip geliyor, bazen atının dizginlerini çekerek şaha kaldırıyor. Gülşah’a kur yapıyordu. Bu tozpembe hayallerinden annesinin;

- Kızım, Gülşah’ım hâlâ uyumadın mı?

Demesi uyandırdı. Kendisini topladı. Her şey yolundaymış gibi davranması gerekiyordu;

- Namazımı kıldım, biraz Kur’ân-ı kerim okudum şimdi de uyumaya çalışıyorum. Bir emriniz mi var anacığım?

- Hadi hayırlı geceler evladım. Allahü teâlâ rahatlık versin.

Diyerek, odasına çekilirken anası, o da Doğan’ın ata atlayıp uzaklaşmasını seyrediyordu iç âleminde.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...