Kaydet
a- | +A

Hiç ama hiç unutamayacağı Gülşah’ının tebessüm dolu, sevgiyle bakan tertemiz yüzü hiç gözünün önünden gitmiyordu.

Topluma dil yarası,

Açana vur bir yumruk!

Milletin yüz karası,

Olana vur bir yumruk!

Gözünde hile tüter,

Tahriki sanma biter,

Maksadı totaliter,

Olana vur bir yumruk!

Manevî yönü hasta,

Numarada çok usta,

Suçluya çorba tasta,

Yapana vur bir yumruk!

Rast gitti talihleri,

Bitmiyor tahrifleri,

Yalancı tarihleri,

Yazana vur bir yumruk!

***

AKINDAN AKINA...

Bursa, tepelerin, kuş konmaz, kervan geçmez dağların arkasında çoktan kalmıştı. Doru atının üzerinde başını kaldırdı. Koyu lacivert derinlikler üzerinde hızla koşuşan gri bulutlara ve boşluklarda yanıp sönen, sanki ötelerden kendine göz kırpan yıldızlara baktı Doğan Bey. Kafasında Yıldırım Han’ın fermanı, sütanacığının müşfik bakışları ve muhterem amcacığı Süleyman Çelebi’nin ve hepsinden de mühimi hocası Emîr Sultan hazretlerinin merhamet dolu duâları ve paşaların güven ifade eden takdir ve teşekkürleri uğulduyordu. Hiç ama hiç unutamayacağı Gülşah’ının tebessüm dolu, sevgiyle bakan tertemiz yüzü hiç gözünün önünden gitmiyordu.

Hamdolsun Rabbimize, nikâhı ettik eda,

Bugün ayrılıyoruz, Gülşah Sultan elveda!

“Zifirî karanlık çökmeden Karahan’a ulaşmalıyım” dedi içinden. Belki de çok mühim malumatlara ve her yerde bulunmayacak bilgilere bu akşam kavuşacaktı. O bakımdan bu gece ne yapacaksa yapmalı, işi tesadüflere bırakmamalıydı. “Hava gittikçe bozuluyor mu ne?” diye düşündü. Tekrar etrafına bakındı. Uzaktan kurt ulumalarına, irili, ufaklı çakal sesleri karışıyor, cırcır böceklerinin kesintisiz ötüşleri, gecenin esrarını daha artırıyor, korkuyla karışık hissiyatla doluyordu. Yer yer hortumlar oluşturarak kuru yaprak, saman, çöp ve tozları gökyüzüne kaldırıp, çevreye yağmur gibi indiren rüzgâr, gittikçe şiddetleniyordu.

Kuytu bir yer bulup atından atladı. Dizginleri gevşeterek hayvanın otlamasına imkân verdi. Alelacele heybesinden çıkardığı Osmanlı olduğunu hatırlatmayacak bir elbise giyindi. Saçını topladı. Yerine göre seyyah, tüccar veya gezici bir tabip olabilecek şekilde kılıktan kılığa girdi, her durum ve şarta göre hazırdı o.

Fazla oyalanmadan yeniden atına atladı. Karşılaşabileceği ihtimallere göre kendine sorular soruyor, cevaplarını buluyordu zihninden. Bazen köşeye sıkıştırdığı da oluyor, ter döktürüyordu Doğan Bey’e.

Yeni libaslara tam alışamadığından mı ne rahatsız oldu. Önünün düğmelerini açtı. Pelerinini arkaya attı. Atını dörtnala kaldırdı. Dik yollardan, dar uçurumlardan, sakin ormanlardan geçti. Hedefindeki hanın bacaları görünmeye başladı. Rahat bir nefes aldı. “Vaktinde yetiştim” dedi içinden. Verilen mukaddes vazifeyi herhangi sebepten dolayı yerine getirememe korkusu iliklerine kadar işlemişti. “Ah bu tenha ve vahşi ormanlarda bir çeteye, başka bir düşman grubuna rastlasaydım. Beni öldürselerdi” diye söylendi ürkerek. Başını salladı sağa, sola. “Neler de geliyor aklıma, aman yâ Rabbî!” dedi. “Lâ havle…” çekti. DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...