Burası, kocaman bir oda büyüklüğünde mağaraydı. Devamlı yanan ateşten dolayı her taraf zifiri siyahtı. İrili, ufaklı kazanlar dikkati çekiyordu.
İyice yakınına gelinceye kadar kimseleri fark etmedi yaşlı büyücü. Belli ki, kulakları da uzun senelere yenik düşmüş, dış dünyaya kapılarını kapatmıştı. Ancak yüksek sesleri işitebiliyordu.
Aşır’ı görünce sevindi. Boynuna sarıldı. Erkara’ya da başıyla selam verdi. “Hoş geldiniz” mânâsında el işareti yaptı. Kara, isli, dumanı tüten ocağa kadar gitti. Erkara arkasından bakıyor, ne yapacağını merak ediyordu. Daha bir şeyler sormadan her tarafı kalın kurum kaplamış, bir kuzuyu komple pişirebilecek kadar büyüklükteki kazanın içine bir şeyler attı. Fazla vakit geçmeden de kırmızı dumanlar çıkartarak fokurdadı. Köpükler kazandan aşağı baloncuklar çıkararak akmaya başladı.
Misafirler şaşkınca bakıştılar.
Burası, kocaman bir oda büyüklüğünde mağaraydı. Devamlı yanan ateşten dolayı her taraf zifiri siyahtı. Mağaranın dip kısmında kuru otlardan yapılmış bir şilte, oyuklarda muhtelif meyve, sebze dolu sepetler, inceli, kalınlı demir çengeller, irili, ufaklı kazanlar dikkati çekiyordu.
Neden sonra kendini toplayan Erkara, Lolo’ya yaklaştı.
- Bana bak büyücü!
Aşır ileri atıldı.
- Kızmadan söyle ne diyeceksen!
Dediyse de işe yaramadı. İs tutmuş yakasından yapışıp tehditkâr bir ifadeyle;
- Benim işimi talebimi kabul etmekle iyi etmedin cadı kadın! Sen canına susadın belli ki! Yaptığın büyüler işe yaramazsa, ne olacağını tahmin ediyorsundur değil mi? Ona göre sağlam yap yapacağını!
- Hiddetlenmeyin beyzadem! Neticesini elbet alacaksınız! Gülşah kız senin olacak! Başkasını görmeyecek gözü! Dahası var; Beyzadem, Beyazıd Paşa’nın damadı, saraya da vezir olacaksın elbette.
Keyfi yerine gelen Erkara, bir kese altını büyücüye attı. Büyücü yaşından umulmayan çeviklikle keseyi havada kaptı.
- O Doğan Bey denen akıncı da ö-le-cek! Anladın mı?
- Anladım beyzâdem…
- O ölmezse…
Hançerini çıkarıp büyücüye doğrulttu…
- Kimin öleceğini sen tahmin et artık…
- !!!
Erkara’nın hırçın tavrı, havayı buz gibi yaptı. Aşır da fazla ileri gidip bir şey diyemedi. Başını uzaklara çevirip konuşulanları duymuyormuş gibi, kendi âlemine daldı.
Lolo işin vahametini fazla kavrayamamıştı. Kuşağına sıkıştırdığı akçeleri düşünerek, yanan ocaktan aldığı ucu alev alev yanan bir dalı, diğer ocağa götürdü. Önceden hazırladığı ağaçları tutuşturdu. Doğruldu. Ellerini beline koyarak keyifle seyretti çatur, çutur yanan çalıları.
Adamların çıkmasıyla mağaranın içinde gezinmeye başladı. İsli kazanların birinden diğerine, birkaç defa gidip, geldi. Kafası tersine çevrilmiş tunçtan havan gibi ağırdı. Zifirî karanlıktı. Tamamen bomboştu.
Bir ömre bedel, tekfur sarayındaki nazlı nazlı gezinip el üstünde tutulduğu mesut seneleri hatırladı. Aydınlık, temiz odalar, ipekli kıyafetler içindeki gençliğini hayal etti. O muhteşem senelerle bu içinde bulunduğu sefaleti mukayese etti. Doğu ve batı kadar birbirine ters, su ve ateş kadar zıt iki âlemdi. Hâlâ yaşıyordu.
DEVAMI YARIN

