Ilık sabah rüzgârlarıyla bir hoş olan kanaryalar, nereden geldiği tam belli olmayan bülbüller kesintisiz şakıyor, hoş ötüşleriyle ortalığı çınlatıyorlardı.
İhtiyarın anlatacağı çok şeyi vardı. En iyisi hepsini birden bitirmemekti. Yeri ve zamanı gelince bu korkunç hatırata dönülebilecekti elbette. Kapının vurulmasıyla gayr-i ihtiyari susuldu ve sesin geldiği tarafa bakıldı. Vazifeli hizmetçilerden biri;
- Her şey hazır efendim.
- Tamam! Dedi, ayağa kalktı Kripto. Anlatılanlardan çok etkilendiğini abartarak;
- Onların kafasını öyle karıştıracağız ki, sahip oldukları değerlerden âdeta utanacaklar. Bir bir kucağımıza düşecekler. Sen merak etme Efendi.
Zoraki gülümseyip, nazik ve kibar davranarak kederli ihtiyarı önce hamama uğurladı.
Hurufi, içini boşaltmanın rahatlığıyla kalktı. İşaret edilen hizmetçinin gösterdiği kapıdan çıktı. Beyaz badanalı avludan geçip, başka bir bölmeye girdiler. Burası geniş, mükemmel bir hamamdı. Altın gibi parlayan sarı mis şamdanların üzerindeki mumlar, yüksek buhar içinde daha uçuk yanıyor, etrafı helezonlar oluşturarak aydınlatıyordu. Büyük mermer havuzun iki yanındaki kurnalardan kesintisiz akan su, melodi gibi geliyordu kulaklara.
Uzun bir aralıktan sonra ilk defa hamam yüzü gören Hurufi ihtiyar, talihin ona yeniden güldüğünü düşündü. Önünde nice mutlu günler, haftalar ve ömrü olursa yıllar onu bekliyordu. Bu yeni tanıştığı beyler, konuşulanlar, hayal ettiği âlemin, arzuladığı geleceğin müjdecisi değil miydi?
Kalpleri ateşe nasıl verdiler,
Ziyan olup gidenleri gördüler,
Kimi hain, kimi mazlum yerdiler,
Tarihe kara gün yazdırdı ahmak!
Sızladı yüreğim kalmadı halim,
Güzel vatanıma kastetti zalim,
Cahili sevindi, üzüldü âlim,
Tarihe kara gün yazdırdı ahmak!
İlim, amel, ihlâs verir kemalât,
İslâm’dadır bütün sırr-i hakikat,
Ah, çekip ecdadım ederken feryat,
Tarihe kara gün yazdırdı ahmak!
***
Rengârenk güllerin, zambak, lale, sümbül ve ıtırların süslediği bahçe, mini mini bir çiçek ormanı gibiydi. İnce, uzun dallı iğde ağaçlarının alaca gölgeleri yeşil kadifeden bir örtü gibi çimenlerin üzerine düşmüştü. Etrafa yayılan nefis kokular insanı mest ediyordu. Ilık sabah rüzgârlarıyla bir hoş olan kanaryalar, nereden geldiği tam belli olmayan bülbüller kesintisiz şakıyor, hoş ötüşleriyle ortalığı çınlatıyorlardı.
Kerem oldum Aslı yaktı narımı,
Ferhat oldum Şirin aldı serimi,
Mecnun oldum bulamadım yârımı,
Aşk yolunda koşa koşa hâl oldum!
Kendi âleminde gülüşerek şarkı söyleyen, hepsi de birbirinden güzel kızların keyfine diyecek yoktu.
Haftanın belli günlerinde bir araya gelmeyi âdet hâline getiren kafadar kızların keyifleri yerindeydi ama biri pek düşünceliydi bugün.
Her nedense Gülşah, o eski Gülşah değildi. Kendi iç dünyasına çekilmiş dalgın, endişeli ve suskundu. Dalları yere kadar sarkan meyve ağaçlarının altından başını eğerek geçti. Koyu yeşil yaprakların arasında henüz açmaya hazırlanan sarı bir gül tomurcuğunu hafifçe okşadı. Sonra koparmak istedi. “O da yaşamak istiyor…” dedi, kıyamadı. Eğilip kokladı içine çekerek. DEVAMI YARIN

