Bahçe, bakımlı ve eşsiz bir güzelliğe sahipti. Usta bahçıvanların elinde âdeta rengârenk çiçek tarlasına dönüşmüştü.
Yıldırım Han:
- Bu anahtar, sizin gibi güzide âlimlere, memleketimin her köşesinde, her beldesinde istediğiniz her kapıyı da açar. Buyurun, mübarek olsun.
Dedi, elini sıktı ihtiyar şairin. Nazikçe gülümsedi.
Yanına yaklaşan Emîr Sultan’la konuşarak has bahçeye doğru uzaklaştılar. Güllerin, çiçeklerin arasından geçerken etrafa bir göz gezdirdi. Sıvaları yeni yapılmış duvarlar, lacivert kubbe gibi duran yıldızlı gökyüzü, irili, ufaklı ağaçlar büyüleyici bir manzara teşkil ediyordu. Sultan yanındakine döndü;
- Ne kadar güzel değil mi?
- Belî Sultan’ım.
Dedi, edeplice Emîr hazretleri.
Bahçe, bakımlı ve eşsiz bir güzelliğe sahipti. Usta bahçıvanların elinde âdeta rengârenk çiçek tarlasına dönüşmüştü. Sarayın arkasındaki büyük meyvelikte olmayan ağaç yoktu. Yalnız elmanın ekşisinden, tatlısına, kırmızısından yeşiline yirmi üç çeşidini saymışlardı. Gecenin loş ışıkları altında vahşi bir sükûnet hâkimdi ortalığa. Yüzlerini yalayarak esen rüzgâr, çiçeklerden, güllerden taşıdıkları usareleri, biri gönüllerin, diğeri devletin padişahı, iki büyük sultana, hiç sonu gelmeyecek bir aşkla takdim ediyor gibiydi. Her geçtikleri bölümde hizmetçiler, yerlere kadar eğilip sultanlarını selamlıyor, bir emirlerinin olup olmadığını soruyorlardı. Haremin önüne gelince Emîr hazretleri durdu. İçeri girmedi.
Şiir şöleni gibi bahçe de güzeldi. Hazırlıklara, takdime, söylenen sözlere ve edilen kelamlara diyecek bir şey yoktu. Hepsi yerli yerinde, noksansızdı.
Emîr hazretleriyle vedalaşırken; “Elhamdülillah” diyerek derin bir nefes aldı. Dinlenmiş olarak haremine doğru yürüdü Yıldırım Han.
Elimde cihan,
Devran benimdir,
Pehlivanım ben,
Meydan benimdir.
Çoktur izzetim,
Vardır lezzetim,
Üstün kuvvetim,
Vatan, benimdir.
Ebu Bekr, Ömer,
Dinde büyükler,
Ali Murteza,
Osman benimdir.
Endişem yoktur,
Ahalim toktur,
İmkânım çoktur,
Hizmet benimdir.
Duâ dilimde,
Kılıç belimde,
Ferman elimde,
Sultan benimdir.
Doğan Bey, sarayda olanlardan etkilenmiş, konuşulanların pek tesirinde kalmıştı. Köşesine çekilmiş olup bitenleri mütalaa ederken, saray hizmetlilerinden birinin kendine doğru yaklaştığını gördü. Toparlandı. Merakından olsa gerek donmuş gibiydi. “Padişahımızdan kötü bir haber mi getiriyordu yoksa?” diye düşünürken, sanki taş kesilmişti. Sanki kalbi artık atmıyordu. İri neftî gözlerin bakışı altında rahatsız olan saray hizmetçisi;
- Bana öyle bakma Bey’im! Ferman senin için. Hünkârımız gönderdi. Ve dahi selâmı var.
- Ve aleyküm selâm ve rahmetullah…
Diyerek fermanı alan Doğan Bey, hürmetle ve edeple öpüp başına koydu. Rahatlamıştı. İçinden “Elhamdülillah…” dedi, gelenin başka ne diyeceğini bekledi. Hizmetçi, Gazi Evrenos Paşa’nın onu beklediğini söyleyerek, yürüdü. Doğan Bey de; “Hayırdır inşallah…” diyerek takip etti.
Taş döşeli büyük avluya çıktılar. Uzun mermer bir havuzun yanından geçti, Saraydan başka bölümün kapısından içeri girdiler. DEVAMI YARIN

