Çocukluğunda; İstanbul’u bize armağan eden dedesinin kucağındayken Peygamber muştusuna kavuşmuş bu kahramanın sakalını çekiştiren şehzâde Selim’i istikbal, Yavuz Sultan Selim Han olarak tarihe tescil edecekti…
Fatih Sultan Mehmed Han, fetih hedefleri olarak daha ziyâde Balkanları seçer ve burada 16 devleti haritadan silerken, O’nun hayrlı torunu Yavuz Sultan Selim Han, Anadolu-İran-Şam- Arabistan, Mekke-Medine-Mısır iklimini hedef aldı…
İsmi gibi yavuz olan bu Ulu Sultan, yaptığı fetihler ve taviz vermez seciyesiyle Anadolu Türk birliğini ve yakın İslam coğrafyasının bütünlüğünü temin eden deha çapında bir hükümdardır. Dedesi gibidir. Eğer; tarihte bu topraklardan Yavuz isminde bir büyük lider geçmeseydi, Anadolu ve mücavir sahada Türk birliği olmayacak, bu bölgede Millî Birlik ve Kahire’den Hilafet ve Emanet-i Mukaddese gelmemiş olacağı için Sünnî Birlik kurulamayacaktı…
22 Eylül 2026 Fatih Sultan Mehmed Han’ın torunu, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın babası Yavuz Sultan Selim Han’ın 506. Vefat sene-i devriyesiydi. Bahsettiğimiz tarihte İstanbul Valisi Davut Gül, Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan, İstanbul İl Kültür Müdürü Hüseyin Keskin ve iki eski Bakan ve yarısı resmî hizmetli 10-15 kişiyle birlikte Hünkâr’ı, ismini taşıyan Fatih’teki câmiin haziresinde bulunan mütevazı türbesinde ziyaret ettik. Yavuz Selim Câmiî’nde vazifeli muhterem Hoca efendiler Kur’ân-ı kerîm tilavetinin ardından dua ettiler; bizler de âminlerimiz ve gönüllerimizle o mübarek kıraat ve dualara iştirak ettik…
Ziyaretten sonra dönüşümüzde bize, çok ziyaretçi var mıydı? Anlamında “kalabalık mıydı?” diye soruldu. “Türbenin yarısı boştu!” diyemeyerek hüznümüzü içimize hapsettik… Geçenlerde de Kanuni Sultan Süleyman Han’ın vefat tarihiydi. Davetliydik fakat merasim saatiyle makalemizi hazırlama vakti çakıştığı için dâvete icâbet edememiştik. Öyle gözlemliyor ve memnun oluyoruz ki Hükûmet, Sultanlarımızın vefat yıl dönümlerinde resmî bir anma toplantısı kararı almış; valilerimiz, ilgili erkânla birlikte ve kemâl-i edeble bu talimatı eda etmekteler.
Hadisenin bu tarafı şâyan-ı şükrandır. Biz, hamdolsun ki Mevlid-i Nebî’nin yâni Sevgili Peygamberimizin -aleyhi’s selâm- doğumlarının Hicri takvimle 1500. Miladi takvimle 1455. Senesindeyiz. Diğer yandan Anadolu’yu fethetme tarihimiz 1071’in bininci yılı, 2071’e varmamıza ramak kalmış necib bir milletin mensubuyuz. Şöyle düşünmek hakkımız değil midir?
-Fatih, “Bizans” denen Şarkî Roma İmparatorluğunu yıkıp II. Roma Konstantinapolis’i Payitaht; İstanbul yaparken Amerika yoktu; torunu Yavuz, İstanbul’u Dar’ül Hilafe yaparken de Amerika’nın adı sanı okunmuyordu.
Bize Millî Birliğimizi ve Sünnî Birliğimizi kazandıran o mümtaz Sultanların Hakkı ödenemez. Bugünkü bu anma merasimleri, asırlık ağır ihmalin, lisân-ı hâl ile münasib şekilde özür ve telafisidir. Bu itibarla bu yâd günlerini yeniden ele alıp hakkıyla “günün anlam ve önemine” layık törenler tertip edilmelidir. Vali, Belediye Başkanı, ilgili bürokrat ve birkaç meraklı ve vefalı vatandaşın gelmesiyle bu mükellefiyet eda edilmiş olmaz.
Ne yapmalı?
Her Sultan türbesine yakın en az 10 ilk, orta, lise talebeleri hocalarının nezaretinde bu merasimlerde hazır bulundurulabilirler. Böylece bin civarında bir ziyaretçi olur…
Bu merasimlere, müsait olduğunda Cumhurbaşkanı, olmadığında yardımcısı, o da mümkün olmazsa işbaşındaki iki Bakan katılırsa anlam daha zenginleşir…
Bu duygularla yerimize dönerek New York’taki genel kurul toplantısını takibe başladık. BM 81. kere toplanmıştı. Biz de bu münasebetle 22 Eylül 2026 günkü BM Teşkilatı adlı yazımız ile kurumu, bütün varlığıyla tahlil etmiştik.
Bu haber seyrinde önce sosyal medya mecraı X’ten bir haksızlığı dile getirerek şöyle dedik:
-Ellerinde yüz bin Gazzeli mazlumun kanı olan katil Netanyahu’ya BM kürsüsünde konuşma hakkı verip, Filistin Devlet Başkanı Sn. Abbas’ın Amerika’ya girmesine bile vize vermeyen adaletsiz BM sisteminin hiç kimseye hiçbir faydası olamaz!..
Bahsettiğimiz makalemiz ve bu cümlemiz, Türkiye Cumhuriyeti ve gerçekte İslâm Ümmeti ve Mazlum Coğrafyalar adına birkaç saat sonra BM Kürsüsüne çıkacak olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yapacağı konuşmanın bir öncü metni gibiydi…
Cumhurbaşkanımız, kürsüde -hakkı teslim etmeli ki- arslanlar gibi kükredi. Konuşmasında fikrî bütünlük tamdı. Mahmud Abbas’a ve O’nun şahsında Filistin halkına kötülük yapılmış ve bir sene daha o hak ellerinden alınmıştı. Fakat ne gam! Recep Tayyip Erdoğan, ümmete destek olma, mazlumlara sahip çıkma aşkıyla a’dan z’ye Filistin’i, Gazze’yi kucakladı ve merhum Sezai Karakoç’un “Onlar Sanıyorlar ki…” adlı şiiriyle mühürlediği bu hitabetiyle hayatının en zirve konuşmalarından birini yapmış oldu.
Erdoğan, delegeleri silkelerken vicdanı olanlar kendisini alkışladı, İsrail delegeleri ise süklüm püklüm salondan savuştular:
Bu manzarayı da ânında paylaşmalı ve kutlu bir tevafuka, denkliğe işaret etmeliydik. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, her cümlesiyle haklı ve doğru bu coşkun hitabesini verdiği gün olan 22 Eylül 2026 tarihi ulu ceddimiz Yavuz Sultan Selim Han’ın 506. vefat sene-i devriyesiydi. Hâşâ kaderde tesadüf olamaz. Yavuz’u temsil ettiği mevki ile temsil eden halefi Cumhurbaşkanı, vazifesini layıkıyla eda ediyordu. Yavuz Sultan Selim Han, o gün değil de bugün Devlet-i Ebed Müddetin başında olsa ve BM kürsüsünde O konuşuyor olsaydı herhalde farklı şeyler söylemeyecekti.
Bu düşüncelerimizi de adı geçen sosyal medya mecraında şöylece dile getirdik:
-CB Sn. Erdoğan, Yavuz Sultan Selim Han’ın 506. Vefat sene-i devriyesinde BM’de yaptığı efradını câmi, ağyarını mâni mahiyetteki fevkalâde konuşmasıyla sadece 90 milyonluk Türkiye’nin değil, 2 milyar İslâm âleminin değil, mazlum ve mağdurların da sözcüsü olduğunu göstermiş oldu…
…
Toprak geriniyor,
Yıldızlar şenlik içinde.

