Antalya, yalnız turistik yönüyle değil, sanat ve kültür merkezi oluşuyla da ün salmış bir ilimiz. Gerçek bir sinema aşığı olduğum için festivale istekle, seve seve katıldım. Devamlılık ilkesinin benimsenmediği bir ülkede bir festivali (dile kolay) tam otuzyedi sene ısrarla sürdürmek büyük bir başarı. Festivali tertipleyen Antaya Büyükşehir Belediyesi''ni ve ona destek veren Kültür Bakanlığı''nı peşinen tebrik ediyorum.
Bu festival sayesinde darboğazda olan Türk sineması biraz soluk alıyor, sinema uğraşanları moral ve güç kazanıyor. Atalarımız "marifet, iltifata tabidir" demişler. Sinemacıların burada gördükleri yakın ilgi, destek ve iltifat öyle sanıyorum ki onlara bir yıl boyunca yeter. Keşke Türkiye''nin her ilinde Antalya gibi sanatın çeşitli dallarında geleneksel etkinlikler tertiplense...
Katıldığım kortejde saatlerce güneş altında bekleyen halkın çoğunluğunu ak saçlıların oluşturduğu sanatçılara yaptığı tezahürat görülmeğe değerdi doğrusu... Sinema başlıbaşına bir şenliktir denir ya, oluşturulan bayram havasında halkın coşkusuyla bu şenliğin nasıl ikiye katlandığını, nasıl anlamlı boyutlar kazandığını bir düşünün hele...
Cüneyt Arkın, Ekrem Bora, İzzet Günay, Sümer Tilmaç gibi hemen hemen her yıl Altın Portakal festival kortejinde görmeğe alışkın olduğumuz yıllanmış emektarlar. İster istemez gözlerim yeni kuşaktan oyuncuları aradı. Neden katılmadıklarını soruşturdum. Onların dizi ve klip çekimlerinde, dolar peşinde oldukları söylendi. Bunlar kişisel görüşler, ne dereceye kadar doğru bilmiyorum ama haklılık yüzdesinin fazla olduğunu tahmin ediyorum. Herhalde fırsat bu fırsat biz işimize bakalım, yaşlandığımızda nasıl olsa festivallere katılır bol bol ödül ve iltifat alırız diye düşünüyorlar... Ama yanlış! Bence sinemaya böylesine gönül vermiş halkın çağrısına icabet etmek her şeyden önemli olmalı.
Festivalin çok zengin bir programı vardı. Etkinlikler yalnız film gösterileriyle sınırlı tutulmamıştı; sergiler, paneller, açık oturumlarla zenginleştirilmişti. İnsan hangi birine yetişeceğini bilemiyordu. Film galalarında halkın akınından salonlara girmekte güçlük çekiliyordu. Çeşitli zamanlarda ve yerlerde tertiplenen kokteyllerde bile öylesine izdiham vardı ki görüşmek istediğiniz insanlarla bile görüşmeniz mümkün olmuyordu. Keşke bu kokteyllere davetli sınırlaması getirilebilseydi.
Festivali genel havasıyla değerlendirmek gerekirse bunu iki kelimeyle ifade edebilirim: Nostalji ve coşku. Oysa festival böylesi bir çizgiye gelmişken sinemanın sorunlarına, yeni projelere, genç kuşağa daha çok yer verilmeliydi. Geçmişten alınan hızla geleceğe bakış daha ağırlık kazanmalıydı. Şenlik, nostalji iyi de televizyon dizileri ve Amerikan filmleri kıskacında kıvranan Türk Sineması, sıkıntılı ve çaresiz, maddi yetersizlikler içinde kıvranıyor. Bütün bunlara çare arayan fikir platformları oluşturulmalıydı diye düşünüyorum.
Şimdi bana ödül kazanan filmler hakkında fikrimi soracaksınız. Ama her zaman diyorum ya, gönlüm geniş, yerim dar.
Gelecek yazımda bu konuya değineceğim.

