Sayın Ali Baransel''i şahsen tanımıyorum ama uzaktan gördüğüm ve tesbit ettiğim kadarıyla toplumumuzun değerli, birikimli, özü sözü doğru, ciddi ve seçkin simalarından biri. Geçenlerde Radikal gazetesinde kendisiyle
yapılmış uzun bir mülakat okudum. "Köşk''te geçirdiğiniz yıllar içinde sizi en çok üzen olay neydi?" sorusuna verdiği cevap dikkatimi çekti:
"Ben, Köşk''te eşimi ve çocuklarımı bile unutarak 16.5 yıl hizmet yaptım. Çankaya Köşkü''nü basına ve sanat çevrelerine ben açtım. Basından günde en az yüz telefon alırdım. Herkesin telefonuna mutlaka cevap verdim. Her konuda onlara yardımcı oldum. Kendi isteğimle Köşk''ten ayrıldım ve bu haber ertesi günü basına yansıdı. O akşam Çankaya Köşkü''ndeki lojmanıma geldim. Evde üç telefonum vardı. Her gece telefondan telefona koşan adamdım. O gece telefon hiç çalmadı. Bir telefon sesinin özlemi içinde gece yarısına kadar bekledim. İnsanların bu kadar vefasız, bu kadar değerbilirlikten uzak olmamaları gerektiğini düşündüm."
Bunları okuduğumda o meşhur
"Cesur Yürek" filminde özgürlük savaşcısı William''ı canlandıran Mel Gibson''ın, dost bildiği kişinin ihanetini öğrendiğinde uğradığı derin hayal kırıklığı ve üzüntüyle gittikçe feri çekilen gözlerini bayılta bayılta dizlerinin üstüne çöküşünü hatırladım. Aslında filmin gözlerimi yaşartan, zihnimde unutulmamacasına çakılı kalmış sahnelerinden biriydi bu... Tarih de bir bakıma kaba güçle, silahla yenilmeyen kahramanların hile ve gönül yarasıyla çöküşlerinin
hazin hikayeleriyle dolu değil midir? Roma İmparatoru Jül Sezar''ın onca bıçak darbesine direnirken oğlu gibi sevdiği Brütüs''ün bıçağını yediğinde söylediği "Sen de mi Brütüs? Öyleyse yıkıl Sezar!" sözü vefasızlığa isyanın ebedi çığlığı olarak kalplere kazınmamış mıdır? Dünyanın (bence tartışmasız) en büyük şairi Fuzuli, "Dost bi-perva felek bi-rahm devran bi-sükun,/ Derd çok hem-dert yok düşman kavi tali'' zebun" (Dost pervasız, felek acımasız, devran gürültülü; dert çok ama dert ortağı yok, düşman güçlü, talih aciz) diye dünya halinden yakınırken yalnızlığın çöllerinde: "Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge,/Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayri" (Bana gönüldeki ateşten başka kimse yanmaz; kapımı sabah rüzgarından başka kimse çalmaz) diyerek bu kahredici vefasızlıktan şikayet etmiyor mu?
Vefasızlık, insanoğlunun ezeli ve ebedi en süfli illeti. Toplumun yaygınlaşan, nerdeyse doğal karşılanan ortak tavrı.
Siz güçlüyseniz, iktidardaysanız, yüksek bir mevkideyseniz veya alemin gözdesiyseniz herkes etrafınızda pervane... El etek öpme derecesine varan göstermelik ilgiler, yapay iltifatlar, bıkkınlık veren hal hatır sormalar, ard arda telefon açmalar, evet efendim, sepet efendimci tasdik tavırları...
Bu sevgisiz ilgi siz, bulunduğunuz mevkiden ayrılıncaya kadar devam eder... Sonra bir bakarsınız çevreniz bomboş kalmıştır... Ne arayanınız vardır, ne soranınız... İnsanı en fazla hayal kırıklığına uğratan şey; vefasızlık kervanına basın ve sanat dünyasına ait kişilerin de katılması. Belki de başı onların çekişi...
Gerçekten, hem üzücü hem düşündürücü...
İki yüzlülerin değil, binbir yüzlülerin cirit attığı şu dünyada galiba en zor şey, insan olabilmek...

