Müge İplikçi isimli feminist bir bayan yazar, 13 kadın yazarı toplayarak Kadın Eserleri Kütüphanesi''nde "Kadın Kimliğiyle Yazmak" adı altında bir atölye çalışması başlatmış.
Ben bu toplantıya çağrılmadım ama konu üstünde birkaç söz söylemeden geçemeyeceğim.
Yalnız Türkiye''de değil, şimdiye kadar erkek egemen politikaların hakim olduğu bütün dünyada "kadın yazar" olmak, ilgi çekici bir durum olma özelliğini sürdürüyor.
Bu sebeple, kadın yazarlarla röportaj yapmaya kalkanlar, ilkin "Bir kadın olarak yazarlık nasıl bir şey?". "Kadın duyarlılığı, yazmakta ayrıcalık sağlıyor mu?" gibilerinden, özellikle "kadın" olmayı öne çıkaran sorular soruyorlar.
Yani, kısacası kadın yazara bir türlü alışılamadı.
Kanaatimce, nasıl geçmişte tek tük görülen ve bu yüzden şaşkınlık uyandıran kadın şoförleri, şimdilerde sayıları arttığı için olağan karşılayıp cinsiyetini vurgulamadan sadece "sürücü" olarak görmeye alıştıysak, zamanla (ki, bu zaman geldi sanıyorum) kadın yazarlara da alışacağız. Onları gereksiz bir ayrımcılığın dar çerçevesi içinde değil, "sanatkâr" sıfatının sınırsızlığı içinde tanımlayacağız. O zaman, nasıl bir kadın şoföre "Kadın duyarlılığınızın araba kullanmanızda etkisi var mıdır?" gibi bir soru sormak aklımıza gelmiyorsa, bir kadın yazara da, ille "kadın olmak" ve "yazar olmak" arasında girift ilişkiler kurmaya zorlayan sorular sormayacağız. Gereksiz bir inatla bu tür sorular sormayı çok makul, çok bilimsel (!) buluyorsak, "Anna Karenina" için Tolstoy''a, "Madam Bovary" için Flaubert''e "Çalıkuşu" için Reşat Nuri Güntekin''e de "Bir erkek olarak kadın ruhuna nasıl bu kadar ustalıkla inebildiniz?" türünden sorular yöneltmek gerekir ki, bu abesle iştigaldir. Bir bakıma "sanat"ın bizatihi kendisini haddini bilmezlik içinde sorgulamadır.
Dolayısıyla, son zamanlarda sıklıkla kullanılan; hatta işi atölye çalışması yapmaya kadar vardıran "kadın kimliğiyle yazmak" ifadesini doğru bulmuyorum.
Çünkü, yazmak eyleminin özünde (yani, sanatın çıkış noktasında) cinsiyetin belirleyiciliği yoktur. Sanatın gizemli ve karmaşık atölyesinde bütün ipleri elinde tutan yazar, bütün insanları kadın, erkek, yaşlı, genç, siyah beyaz ayrımı yapmadan özünde hisseden bir "bütün" insandır. Yazar için ille bir farklılıktan söz edilecekse, bu farklılık onun sanatın sınırsızlığı içinde tüm melekeleri kullanma gayreti içinde olan bir "bütün insan" olma özelliğindedir.
"Yazmak, özgürlüğe kanat açmaktır" derler.
Doğrudur. Böylesi bir eylem içinde her türlü seçimi peşinen yapmak elinizdedir. Biraz önce söz konusu ettiğim "bütünlük" bir kadın olarak sizi sıkıyorsa, ille kendinize göre bir ayrımcılık peşindeyseniz; söz gelimi, feminist bir dünya görüşünü benimsiyorsanız, elbette "kadın"a, "kadının sorunları"na kalıplaşmış ön yargılarla yaklaşacaksınız. Yani, bütüncüllükten kendi iradenizle vazgeçeceksiniz. Siz, işte o zaman bir kadın yazarsınız, demektir. Bu durumda "kadınlık" ve "yazarlık" arasında ilişki kuran ve bu ilişkiyi hep ön plânda tutan sorular size sorulmalıdır. Yoksa, bütün kadın yazarlara (isterseniz sanatkârlara diyelim) aynı türden soruları zorla dayatırsanız, cevapların labirentlerinde kaybolur, belki gün ışığına çıkamayabilirsiniz.

