Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Beni unutma...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Öğrencilik yıllarında, pembe tonları fazla, sayfa kenar süsleri çiçekli, kapağında saflığın ve temizliğin sembolü güzel bir kızın fotoğrafı bulunan, “arkadaş hâtıra defteri” ne iki satır çiziktirmemiş kimse var mıdır?
“Öyle bir şey yazayım ki, bu defterdeki en çarpıcı, en güzel, en unutulmaz satırlar benimki olsun” diye dakikalarca kalemin ucunu ısırarak düşündüğünüz günler hani.
Oysa dön, dolaş, çıkacağınız sokak aynıdır:
“Canım arkadaşım, kalbin kadar temiz bu defterde bana da bu beyaz sayfayı ayırdığın için çok teşekkür ederim.”
Sonra “Eğer sen gözlerimde bir damla yaş olsaydın, seni kaybetmemek için ağlamazdım” türünden yapay, eğreti, yapmacık bir çalıntı cümle ile sıradanlığın dışına çıkmaya çalışırsın. Ve “Umarım bir gün gelir de bu sayfayı okursan seni çok seven arkadaşını hatırlarsın. Unutulmamak dileğiyle” şeklinde noktayı koyarsın.

Beni unutma...
Başlık ResmiBeni unutma...


***
Başarılı mühendis Osman Çimen, bir pazar günü evdeki kütüphaneyi yeniden düzenlerken, birden eline otuz iki yıl öncesinin hatıra defteri geçti.
Bu solgun defterin sayfalarını en son ne zaman açtığını bile hatırlamıyordu.
Yere, halının üzerine çöktü; merak, heyecan ve hüzünle sayfaları çevirmeye başladı.
***
Defterin son sayfasını da okuyup kapattığında, elinde olmadan yaşlı gözlerle, kapısı açık mutfağa baktı, eşi kendisini gördü mü diye…
Sonra en etkilendiği yazıyı bir kere daha okudu:
***
“Beni unutma…
Aslında dünyanın en acıklı cümlesidir; ‘Beni unutma.’
Ölmek her şeyi bitirir, ama ‘Beni unutma’ diye vedalaşmak...
Yaşadığını bile bile, aynı yerkürenin üstünde olduğunu hatırlaya hatırlaya bir daha görüşememek...
Ölenin ardından yaşanan yoğun acının da bir sonu vardır.
Ama gidenin ardından duyulan acı, hayat sürdükçe devam eder.

Filmlerde neden hep ayrılık vardır?
Mutlu insanın öyküsü olmadığı için mi?

Ya fotoğraflar...
Ah o unutulmuşluğun hüznünü taşıyan solgun suratlar... Dalgın bakışlar...

Fotoğrafçının sandalyesine oturduğunda, verdiğin o pozun, o duru ve kuru bakışın, bir gün bir gazetede ölüm resmi olarak kullanılacağını hiç düşünür müsün?
Ya da bir cinayetin, bir trafik kazasının yere serdiği cesedin üzerindeki gazete örtüsünde görüneceğini?

Fotoğraftaki yüzler neden hep mutsuz?
Neden kat kat melankoli tütüyor açtığın her albüm sayfasından?
Gidenlere mi üzülmeli, kalanlara mı?
Yol aynı yol... Hepimiz geçip gidiyoruz işte... Kimi düşe kalka, kimi refah içinde...
Ama son, aynı son...
Sana ‘Beni unutma’ diyeceğim demesine de... ‘Zaman’ diye korkunç bir rakibim var biliyorum, nasıl başaracaksın bunu?
Hayat böyle... Yaşanılır ve unutulur.
Her geçen gün, her tükenen saat, hatıraların üstüne kürek kürek unutkanlık atar.
Ve korkarım, ‘Baki kalan bu kubbede hoş bir sada’ bile değil...
Ben sana ‘Beni unutma’ demiyorum sevgili arkadaşım, bana dua et yeter.
Ercan Özbay”
***
Yazının sahibini hatırladı mühendis. Sınıf arkadaşıydılar. Edebiyatı çok iyiydi Ercan’ın. “Gazeteci olduğunu duymuştum, isabet olmuş” diye düşündü.
Birden heyecanla ayağa kalktı, telefonun başına oturdu.
Bir iki telefon trafiği ile yıllardır görmediği arkadaşının numarasını buldu.
Gazeteci olduğu için pazar günü çalışıyor olma ihtimali yüksekti.
***
Sabah sabah iki telefon sinirini bozmuştu ekonomi müdürü Ercan’ın. Birincisi, numarasını nereden bulduğunu bilmediği mızmız bir okur, enflasyon konusunda fikirleri olduğunu anlatıyor, “Benden yararlanın” diyordu.
Diğeri şirket içinden, “Saldırgan yayın yapıyorsunuz, gazeteye okur kaybettiriyorsunuz” diyen bir bölüm şefiydi.
Üçüncü telefonda santral memuresi vardı:
- Mühendis Osman Çimen Bey arıyor, okul arkadaşınızmış.
- Yahu bırak şimdi arkadaşı falan… Başlayacağım şimdi arkadaşa! Ne bu ya, sabah sabah? İnsanlar beni boğmak için anlaşma mı yapmış? Oturalı beş dakika olmadı, telefon telefon... Yok de, not al, salla gitsin, dedi.
Oysa santral görevlisi, “Mühendis Osman Çimen Bey arıyor” dediğinde telefonu bağlamıştı.
...
Sessizce telefonu kapattı Osman.

Sadık Söztutan'ın önceki yazıları...