Dr. Haydar Kutlu’yla geçen yaz telefonda tanışmıştık. Geçen hafta da İhlas Koleji Mesleki Gelişim Programında konuşmasını dinledim. O kadar akıcı, samimi ve dolu konuşuyor ki etkilenmemek mümkün değil.
Bazı insanlar konuşurken not alamazsınız. Haydar Hoca'da da öyle oldu. Gözümü sahneden koparıp bir tek kelime yazamadım.
Konuşmasında özellikle haz, mutluluk ve bahtiyarlıkla ilgili kısım aklımda yer etti. Not almadığım için kelimesi kelimesine yazamıyorum. Ama biraz sağına soluna eklemeler yaparak, bu konuşmadan kalan hatırayı sizinle de paylaşmak istiyorum...
***
Haz, insan için en alt tabakadır. Sadece hazza tutunanlar, yükseldiklerini sansalar da kendi zindanlarında birer dopamin kölesine dönüşürler. Haz elde edilir ve ânında tükenir. Aynı tadı yeniden bulabilmek için doz artar, eşik yükselir, sınır belirsizleşir. Bu yüzden hazza dayalı bir hayat, üstten doldurmaya çalıştıkça alttan sızdıran, dolmak bilmez bir kaptır. İnsana vadettiği tek şey derin bir bıkkınlık ve tükenmişliktir.
Bir üst katta mutluluk vardır. Mutluluk genelde şarta bağlıdır. Hayatında güzel şeyler oluyorsa mutlu olursun. Durumlar kötüleşirse mutsuzluk başlar. Yani mutluluk şartların çocuğudur. Gelmek için uygun mevsimi bekler. Hava şartlarını beğenmediği an da bavulunu toplayıp çeker gider.
En üst kat ise bahtiyarlıktır. O bir sonuç değil, bir var olma hâlidir. Kelime, sırrını kendi içinde taşır zaten: Bahtıyla yâr olmak... Bahtiyar insan, hayatın getirdiklerini "iyi" ya da "kötü" diye etiketlemez ve hepsini vakarla karşılar. Rıza makamında duranlar, kahrı da lütfu da aynı kaynaktan bildikleri için her ikisini de baş tacı ederler. Ve böylece, hiçbir rüzgârın sarsamadığı o derin bahtiyarlığa erişirler.
"Allah'tan gelen her şey güzeldir" cümlesini gerçekten içine sindirerek söyleyen bir insan, varoluşla ilgili sırrı çözmüştür. Felsefe ve düşünce akımları onun önünde diz çökmek zorundadır.
Modern dünya bize durmadan haz satıyor. Arada bir de mutluluk vadediyor ama bahtiyarlıktan hiç bahsetmiyor. Bahsedemez de zaten. Çünkü bahtiyarlık teslimiyet ister. Teslimiyet ise modern sözlükte zayıflığın ve acziyetin karşılığıdır.
Sonra orman banyoları, nefes egzersizleri, meditasyonlar, şükran terapileri falan…
İyi de sözlüğü yanlış olanın yazdığı kitap ne kadar doğru olabilir?
***
Aynı gün Hayati İnanç Hocamızı da dinledik. Onu dinlerken bırakın not almayı, nefes almakta bile zorlandım. Her kelimede bir hikmet, her cümlede ayrı bir zarafet ve tüyleri diken diken eden bir hitabet...
Hayati İnanç geçtiğimiz yıllarda İhlas Koleji öğrencilerine bir seminer vermişti. Ben bir programdan dolayı katılamamıştım. Ertesi gün bir öğrenciye, “Nasıl, beğendin mi programı?” diye sordum.
“Muhteşemdi hocam. Çok etkilendim” dedi.
“Ne anlattı peki?” dedim.
Çocuk biraz düşündü. Sonra, “Çok güzel şeyler anlattı” dedi sadece. Ben de daha fazla zorlamadım.
Ben de şimdi o çocuk gibiyim. Aklımda kalan şeyleri yazayım diyorum ama kalem oynamıyor. Daha doğrusu oynuyor da yazdığım cümleler, o konuşmadan kalan lezzetli hatıranın gölgesinde ezilip büzülüyor.
İnsan çok etkili bir konuşma dinleyince lezzetini hiç unutamıyor ama menüyü de sayamıyor işte.
***
Yani o gün bereketli bir yağmur altında kaldık. Damlaları göremedim, sayamadım belki ama güzel ıslandık. Salondan çıkarken telefonumda hiç not yoktu. Ama zihnimde hâlâ cevaplamaya çalıştığım iki soru var:
-Acaba ben haz, mutluluk ve bahtiyarlık tabakalarından hangisindeyim?
-Etrafımda bu kadar değerli insanlar varken, ben niçin onlardan yeterince istifade edemiyorum?
Cevapları bulursam inşallah yazarım.

