Kaydet
a- | +A

Akşam eve yorgun dönüyoruz. Biraz kafa dağıtmak için televizyonu açıyoruz. Ama karşımıza çıkan manzara çoğu zaman dinlendirmek yerine daha da yoruyor. Bağırışlar, silahlar, bitmeyen kavgalar… Şiddet neredeyse eğlencenin ana unsuru hâline gelmiş durumda.

GENÇLER RİSK ALTINDA

Sorun sadece diziler ya da filmler değil. Asıl mesele, bu görüntülerin zamanla bize normal gelmeye başlaması. Ekranda gördüğümüz dil, davranış ve öfke biçimi yavaş yavaş hayatımıza sızıyor. İnsanların konuşma şekli değişiyor, sorun çözme yöntemi olarak şiddet daha görünür hâle geliyor.

En büyük etkiyi ise gençler üzerinde görüyoruz. Henüz şekillenme aşamasındaki bir nesil, gördüğünü örnek alıyor. Giyiminden konuşmasına, tavrından bakışına kadar… Rol modelin ne olduğu burada belirleyici oluyor.

SIRADANLAŞTIRMAK…

Oysa biz, nezaketin değer gördüğü bir kültürden geliyoruz. Komşusuna selam veren, bir kap yemeği paylaşan, “kimse rahatsız olmasın” diye ince düşünen bir toplumduk.

Peki ne oldu?

Ekrandaki o sert ve kırıcı dil, nasıl oldu da günlük hayatın bir parçası hâline geldi? Asıl tehlike de burada başlıyor: Şiddet sıradanlaştıkça, vicdan da köreliyor.

EKRANDA OLAN EKRANDA KALMIYOR

Kendimize sormamız gereken soru çok basit: İzlediklerimiz bizi etkiliyor mu?

Belki fark etmiyoruz ama o gerginlik, o öfke içimize yerleşiyor. Sonra bir bakıyoruz, trafikte, sokakta, hatta evimizin içinde karşımıza çıkıyor.

Bu yüzden izleyici olarak daha seçici olmak zorundayız. Bizi iyi hissettiren, insani değerleri hatırlatan hikâyelere yönelmek mümkün. Çünkü neyi izlersek, biraz da ona dönüşüyoruz.

Ekrandaki şiddet sadece ekranda kalmıyor. Hayatta da karşılık buluyor. Daha sakin, daha saygılı bir toplum istiyorsak, bunu küçük bir tercihle başlatabiliriz: Kumandayı elimize aldığımızda neyi izleyeceğimize karar vererek.

BİR HATIRLATMA…

Belki de biraz geçmişe dönmek iyi gelir. Aile sıcaklığını, samimiyeti, insanlığın küçük ama değerli hâllerini anlatan yapımlara…

Süper Baba, İkinci Bahar, Ekmek Teknesi, Bizimkiler, Yeditepe İstanbul…

Huzurun, paylaşmanın ve sevginin merkezde olduğu hikâyeler…

Belki de gerçekten ihtiyacımız olan tam olarak bu.