Kültür Yolu Festivali için Malatya’ya doğru yola çıktığımda aklımda ister istemez o acı günlerin izleri vardı. 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli depremlerden en ağır yarayı alan illerden biriydi burası... Yolumun en son yaklaşık 20 yıl önce geçtiği bu şehre, yaşanan büyük felaketten sonra yeniden ayak basmak beni hem heyecanlandırdı hem de duygulandırdı. Nasıl bir manzarayla karşılaşacağımın endişesini taşırken, uçaktan indiğim an yüzüme çarpan o sıcak rüzgâr zihnimizi kurcalayan tüm karamsarlığı söküp attı.
Otele doğru giderken meraklı bir çocuk gibi etrafı izledim. Karşımda felakete teslim olmamış; yaralarını hızla saran, küllerinden yeniden doğmuş bir şehir vardı. Yıkımın büyüklüğü düşünüldüğünde, bu kadar kısa sürede hayatı yeniden ayağa kaldırmak kolay iş değil. Taşın altına elini koyan, emek veren herkesten Allah razı olsun. Devletin varlığını ve o sıcak elini zora düşüldüğünde yanında hissetmek gerçekten çok değerli.
İtiraf ediyorum; şehirde dolaşırken karşılaştığım Malatya, kafamdaki karamsar tablodan çok farklıydı. Hayat tüm canlılığıyla devam ediyor; insanlar yeniden gülüyor, dükkânlar açık, sofralar kuruluyor ve sokaklar festivallerle şenleniyor. Üstelik Malatya’nın insanı öyle sıcak ki, daha ilk anda kendinizi misafir değil, yıllardır orada yaşayan biri gibi hissediyorsunuz.
AH O YEMEKLER!
Malatya bu sene, ikinci kez Kültür Yolu Festivali'ne ev sahipliği yaptı. Bu güzel organizasyona eşlik etmekten ve yeniden doğuşa tanıklık etmekten büyük gurur duydum.
Gastronomi alanlarını gezdim, insanlarla konuşup şehri soludum. Açıkçası Malatya mutfağı beni inanılmaz şaşırttı. Tamam, adını kayısı ile dünyaya tanıtmış bir kentimiz ama o lezzetler neydi öyle...
Üstelik boş geçtikleri tek bir damak tadı dahi yok. Mesela ben kırmızı et tüketen biri değilim; buna rağmen onca etli yemeğin arasında oturduğum hiçbir sofradan aç kalkmadım. Coğrafi işaretli tescilli lezzetleri olan Kiraz Yaprağı Sarması tek kelimeyle inanılmazdı. İsmini duyunca bile merak uyandıran, erik ekşili sosuyla damakta iz bırakan bir yemek...
İçli köfteler, analı-kızlılar, çeşit çeşit köfteler derken bir sofrada önünüze sürekli yeni bir tabak geliyor ve "Bunu da tat" diyorlar. Malatyalının misafirperverliği biraz da böyle galiba; sizi önce sofrasından yakalıyor.
GEZ GEZ BİTMEZ: TARİHİN DOĞDUĞU YER
Gelelim asıl can alıcı noktaya... Şehrin biraz turiste ihtiyacı var ve bunu fazlasıyla hak ediyorlar. "Binalar güzel, insanlar sıcak, yemekler şahane; tamam da Malatya'da nereyi gezeceğiz?" demeyin. Görülmesi gereken muazzam bir tarih var ve bunların en başında Arslantepe Höyüğü geliyor.
Orada insan kendini bugünde hissetmiyor. Arslantepe’ye çıkarken sıradan bir ören yeri olmadığını biliyordum ama yerinde görmek bambaşkaymış. Karşınızda öyle bir tarih var ki, bir süre ne söyleyeceğinizi bilemiyorsunuz. Bugünden binlerce yıl önce insanlar burada sadece yaşamamışlar; yönetmişler, üretmişler, depolamışlar, kayıt tutmuşlar ve dünyanın ilk devlet düzenlerinden birini kurmuşlar.
UNESCO’nun Arslantepe'yi Dünya Mirası Listesi'ne alma gerekçesi de tam olarak bu: Yakın Doğu’da devletli toplumun doğuşuna ve henüz yazı yokken gelişmiş o karmaşık bürokratik sisteme dair olağanüstü kanıtlar sunması. Bunu yerinde görünce insanın bakışı değişiyor; çünkü tepede gördüğünüz şey sadece birkaç duvar kalıntısı değil, bir medeniyet düzeninin doğuşu.
BİNLERCE YILLIK SARAYIN İÇİNDE BİR MÜCADELE
Arslantepe’nin en etkileyici taraflarından biri de saray kompleksi. UNESCO kayıtlarına göre burada MÖ 3400-3100 yıllarına tarihlenen, son derece iyi korunmuş bir yapı grubu bulunuyor. Düşünün; biz bugün "Şehir nasıl yeniden ayağa kalkacak?" diye konuşurken, binlerce yıl önce insanlar burada bir şehir düzeni kurmuş, yönetim merkezi oluşturmuş ve ekonomiyi kontrol etmiş. Kraliyet Mezarı'nın başında durunca insan ister istemez duraklıyor. Binlerce yıl önce yaşamış bir insanın dünyasına dair izleri bugün hâlâ görebilmek insana garip bir duygu veriyor. Arslantepe size sadece "çok eski" olduğunu söylemiyor, o insanların nasıl yaşadığını derinden hissettiriyor.
Peki, burası yakın zamana kadar neden kapalıydı? Malatya Kültür Yolu Festivali'nin açılışı, Arslantepe'nin yeniden ziyarete açılmasıyla taçlandı. 6 Şubat depremlerinin ardından geçici olarak kapatılan ören yeri, Nisan 2023’te kademeli olarak açılmıştı. Ardından yeni koruma çatısı ve yürüyüş yolu bakım çalışmaları nedeniyle 1 Eylül 2025’ten itibaren yeniden bakıma alınmıştı. İşte o hummalı çalışmalar tamamlandı ve alan yenilenmiş yüzüyle kapılarını tekrar açtı. Yani buradaki mesele sadece "turist gelsin" değil; kerpiç yapıların geleceğe aktarılması için verilen devasa bir koruma mücadelesi. Ben bu yüzden yeniden açılışı sadece bir turizm haberi olarak değil, Malatya için çok daha büyük bir sembolik zafer olarak görüyorum.
UNESCO TABELASI YETMEZ
Arslantepe 26 Temmuz 2021’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi. Bunu özellikle önemsiyorum; çünkü UNESCO etiketi sadece gurur duyulacak bir tabela değil, büyük bir sorumluluk.
Malatya’nın elinde muazzam bir avantaj var. Dünyanın dört bir yanında insanlar birkaç yüz yıllık yapıları görmek için binlerce kilometre katediyor. Bizim burada ise geçmişi MÖ 6. binyıla uzanan; Geç Kalkolitik’ten Roma ve Bizans’a uzanan devasa bir alan var. Saray var, mezar var, duvar resimleri, mühürler ve metal silahlar var... Anlatacak hikayesi fazlasıyla var.
Malatya’dan dönerken en çok bunu düşündüm: Bu şehir sadece depremle anılmamalı. Kayısıyla anılmalı elbette... Kiraz yaprağı sarmasıyla, zengin mutfağıyla ve en önemlisi Arslantepe’siyle anılmalı. Çünkü Malatya’nın dünyaya söyleyeceği söz sadece "Biz yeniden ayağa kalkıyoruz" değil; "Biz zaten binlerce yıldır buradayız" diyebilmek. Girişteki aslanlar bugün bile ziyaretçiye "Burada önemli bir şey var" der gibi duruyor. Depremden sonra yeniden ayağa kalkan bir şehir, binlerce yıllık bir miras ve anlatılmayı bekleyen yepyeni bir hikaye... Gidin ve bu hikayeye ortak olun.
Bu arada unutmadan Akçadağ'daki Levent Vadisi ve o muazzam manzarası da görülmeye değer en güzel noktalardan biriydi. Vesile olursam ne mutlu, yolunuz düşerse beni hatırlayın...

