Geçen gün YouTube’da Japonların günlük hayatlarını paylaştığı vloglara denk geldim.
Öyle büyük bir şey yok…
Sabah kalkıyorlar, kahvaltı hazırlıyorlar, evi topluyorlar, markete gidiyorlar, yemek yapıyorlar.
Ama bir şey dikkatimi çekti.
Hiç konuşmuyorlar.
Gerçekten hiç…
Kamera karşısına geçip “Günaydın arkadaşlar, bugün sizlerle…” diye başlamıyorlar.
Her yaptıklarını dakikalarca anlatmıyorlar.
Bir çay koyuyor, çayın sesini duyuyorsun.
Sebze doğruyor, bıçağın tahtaya vuruşunu dinliyorsun.
Pencereyi açıyor, dışarıdaki rüzgâr geliyor.
Arada yaptıklarını küçük bir altyazıyla anlatıyorlar, o kadar.
“Bugün erken uyandım.”
“Akşam için yemek hazırlıyorum.”
“Biraz yürüyüş yaptım.”
Ne bağıran var ne kendini göstermek için çırpınan…
İzlerken garip bir şekilde rahatladım.
Hatta videonun bittiğini fark ettiğimde içimden “Demek ki insanın buna da ihtiyacı varmış” dedim.
Çünkü biz çok yorulduk.
Sadece çalışmaktan, koşturmaktan değil…
Sesten yorulduk.
Telefonu açıyorsun, biri bağırıyor.
Sosyal medyaya giriyorsun, biri bir şey anlatıyor.
Bir videoda herkes birbirinin sözünü kesiyor.
Bir başkasında insanlar en sıradan olayı bile büyük bir mesele hâline getiriyor.
Kahvaltı yapıyor ama anlatıyor.
Markete gidiyor ama anlatıyor.
Tatile çıkıyor ama anlatıyor.
Çocuğuyla vakit geçiriyor ama anlatıyor.
Sanki yaşadığı şeyin kıymeti, ancak kameraya konuşursa ortaya çıkacak.
Bir de o bitmek bilmeyen “Arkadaşlar…” diye başlayan cümleler…
Arkadaşlar bugün şunu yaptık…
Arkadaşlar şimdi buraya gidiyoruz…
Arkadaşlar size bir şey anlatacağım…
Arkadaşlar, arkadaşlar, arkadaşlar…
İnsan bir süre sonra “Biraz da susun” demek istiyor.
Çünkü hayat zaten yeterince gürültülü.
Trafik var.
Telefon bildirimleri var.
Televizyon açık.
Haberler, tartışmalar, kavgalar…
Bir de sosyal medyada hiç susmayan insanlar…
Herkes konuşuyor ama kimse kimseyi dinlemiyor.
Belki de beni o Japon vloglarına çeken şey buydu.
Orada kimse bana bir şey satmaya çalışmıyordu.
Kimse hayatının ne kadar mükemmel olduğunu kanıtlama derdinde değildi.
Kimse “Beni izleyin” diye bağırmıyordu.
Sadece hayatını yaşıyordu.
Ben de uzaktan izliyordum.
Ve uzun zamandır ilk kez bir videoyu izlerken yorulmadım.
Bizde ise bazen hayatın kendisi yetmiyor.
Her şeyin daha büyük, daha eğlenceli, daha şaşırtıcı olması gerekiyor.
Normal bir gün paylaşılmıyor.
Normal bir yemek yapılmıyor.
Normal bir tatil yaşanmıyor.
Her şey biraz daha gösterişli, biraz daha yüksek sesli olmak zorunda.
Çünkü sakin olanın izlenmeyeceğini düşünüyoruz.
Oysa insan bazen tam da sakin olanı arıyor.
Bir bardak çayın buharını…
Yağmurun cama vuruşunu…
Mutfağın içinden gelen yemek sesini…
Akşamüstü evin içine çöken sessizliği…
Bunlar da hayat.
Hem de belki en gerçek hâliyle.
O videoları izlerken şunu düşündüm:
Biz hayatı yaşamayı mı unuttuk, yoksa yaşadığımız her şeyi anlatmaya mı fazla alıştık?
Her anı paylaşmak zorunda mıyız?
Her duyguyu kameraya anlatmak zorunda mıyız?
Bir şeyi kimse görmeden yaptığımızda, o an daha az mı değerli oluyor?
Bilmiyorum…
Ama şunu biliyorum:
Bazen insanın ihtiyacı yeni bir şey öğrenmek değil.
Birinin hayatına özenmek de değil.
Sadece birkaç dakika boyunca kimsenin bağırmadığı bir yerde oturmak.
Bir çaydanlığın çıkardığı sesini duymak.
Bir pencerenin açıldığını görmek.
Hayatın, bütün o gösterişten uzak hâlini izlemek…
Belki de bu yüzden o sessiz videolar bana iyi geldi.
Çünkü bazı insanlar hayatı anlatmıyor.
Hayatı olduğu gibi bırakıyor.
Ve bazen en güzel şey, gerçekten hiçbir şey söylemeden de anlatabilmek.

