7 yaşındaki oğlum rahatsızlanınca Gaziosmanpaşa’daki özel bir hastaneye götürdüm. Ateş, kusma derken apar topar yatırdılar, serum bağladılar. Acilden giriş yapmıştık.
Serum bitti. Tam yataktan kalkmıştık ki gözümüzün önünde bir sedye belirdi. Kanlar içinde bir adam, feryat figan bir kadın… Her şey oğlumun tam karşısında oldu.
Ne olduğunu anlayamadı. Bir anda bana sarıldı, “Anne!” diye çığlık attı.
Ben de bir an donup kaldım. Başımı kaldırdığımda kameramanları, sesçileri, oyuncuları gördüm. Meğer dizi çekiliyormuş.
Şimdi bunu 7 yaşındaki bir çocuğa anlatın.
Az önce ateşten bitkin düşmüş, serum almış bir çocuk… Hastane koridorunda, birkaç metre önünde kanlar içinde bir adam görüyor. Biz büyükler bile etkilenirken, onun yaşadığı korkuyu tarif etmek kolay değil.
Hemen anlatmaya çalıştım:
“Anneciğim bu gerçek değil. O kan değil. Adam hasta değil. Hepsi sahte, sadece rol yapıyorlar.”
Ama sözlerim havada kaldı. Oğlum kafasını bile kaldırmıyordu. Korkudan tir tir titriyordu.
Tam o sırada sedyedeki adam yüzündeki oksijen maskesini çıkardı, doğruldu. Elini sallayarak, “Gel buraya canım benim, ben iyiyim. Bak hiçbir şeyim yok. Gel bir öpücük ver,” dedi.
Bir baktım, Murat Yıldırım.
İtiraf etmeliyim; o anda gösterdiği babacan tavır gerçekten işe yaradı. Birlikte oğlumu yaşananların gerçek olmadığına ikna ettik. Çıkışta bir kez daha karşılaştık. Yine oğlum Güney’e dönüp, “İyisin değil mi?” diye sordu.
İnsani olarak çok kıymetliydi.
Ama eve dönünce aklımda başka bir soru kaldı:
Bu yaşanan gerçekten normal miydi?
Hastane, insanların en savunmasız olduğu yerlerden biridir. Eğlenmeye, vakit geçirmeye ya da seyirlik bir şey izlemeye gitmeyiz. İnsanlar oraya korkuyla, kaygıyla, ağrıyla gider.
Koridorda yeni teşhis almış bir hasta olabilir. Yakınını kaybetme korkusuyla bekleyen biri olabilir. Serumun ucunda ağlayan bir çocuk olabilir.
Tam da bu yüzden hastane, sıradan bir mekân değildir.
O gün çekimler tekrarlandıkça set ekibinin sesleri koridorda yankılandı:
“Ablacığım sahneye girme…”
“Abicim iki dakika ötede bekleyelim…”
“Rica etsek üç saniye sessiz kalabilir misiniz?”
Dikkat edin…
Orada tedavi görmek için bulunan insanlar, bir anda kendi ihtiyaçlarının değil, çekilen sahnenin ritmine uymak zorunda kaldı.
Bazı hastalar tepki gösterdi. Bazıları ise bizim gibi sustu.
Belki saygıdan, belki mecburiyetten.
Ama sessizlik, her zaman rıza demek değildir.
Üstelik bu benim ilk tanıklığım da değildi.
Oğlum 4 yaşındayken de aynı hastanede dört gün yatmıştı. O zaman da orası bir dizi setine dönüşmüştü. Merak edenler için söyleyeyim, Zeytin Ağacı çekiliyordu.
Üstelik o zamanki ekip, bugünkü kadar nazik de değildi.
Burada mesele bir oyuncu değil.
Mesele bir dizi de değil.
Mesele şu:
Sağlık hizmeti verilen bir alanın, hastaların psikolojisini hiçe sayarak bir prodüksiyon alanına dönüşmesi ne kadar doğru?
Çünkü bazı yerler sadece mekân değildir.
Hastaneler bunlardan biridir.
Ve bir çocuğun korkuyla titreyen omuzlarına bakınca, insan bunu çok daha net anlıyor:
Her şey çekim için uygun olabilir ama her yer set olmamalı.

