Bir iş için Aydın Kuşadası’ndayım. Kaldığım otel 1980’lerden beri burada. Hatta zamanında eski Başbakan Tansu Çiller’in uğrak yerlerinden biriymiş. Duvarlar onun, birçok bürokratın, yabancı liderlerin fotoğrafları ile dolu. Odaya girdiğimde bir yatak bir de duvara gömülü eski mi eski bir gardırop var. Balkon ise bir masa iki de sandalye olmasına rağmen şahane; karşında sonsuz deniz, eşsiz manzara…
Ufka baktıkça geçmişe daldım, yılları birer birer geri sardım. İşte tatil buymuş, buydu dedim. İşini görecek dört eşya; yatak, gardırop, masa, sandalye. Fazlasına ne gerek var. Kendinle baş başasın. Sadece huzur, sakinlik, düşünceler ve deniz…
Bundan 15-20 sene önce de böyle değil miydi? Ailen ile tatile gittiğinde sadece tatil yapıyordun. Sabah kalkıp kahvaltı faslından sonra plaj, denize, güneş, kitap, sohbet.
Telaş yok, sakinlik var; saniyeler adım adım... Tek yaptığın harbi tatil.
Şimdilerde nedir o; oradan oraya koştur, onu da bunu da ye, şurayı da burayı da gör, her şeyi yap!
Bir yılın yorgunluğunu atmaya, kendini toparlamaya mı geldin yoksa Olimpiyatlara mı? Herkesin elinde telefon, peş peşe fotoğraflar, WhatsApp’tan başkalarıyla ilgilenmek. Bir şey söylüyorsun “hı hı” dışında duyduğun cevap yok. Ne anladım bu işten?
Her şeyin özü kayboldu. Yapmacık bir hayat, yapmacık bir dünya…
Varsa yoksa ispat, yoksa varsa nispet… Özlemişiz geçmişi, yemişim böyle geleceği.
Bundan sonra böyle, eskisi gibi. Tatili tatil gibi yaşayacağım.
Saatlerce uzanıp denizin derinliklerinde derin düşüncelere dalacağım. Her şeyi hakkıyla yapmak lazım.
Neme lazım be sultanım. Dert tasa hepsini at bir kenara.

