Haziran ayında İsrail ile İran arasında yaşanan ‘12 Gün Savaşı’nın ardından sular durulmuştu. Herkes iki tarafın da göstermelik olarak birbirini vurduğunu ve artık ‘tiyatro’nun bittiğini düşünüyordu. O günlerde kaleme aldığım köşe yazımda Tel Aviv ile Washington’un İran’ın gücünü test ettiğini, yakın bir zamanda karşı atağa geçeceğini ve rejimi devirmeden rahatlamayacaklarını belirtmiştim. Nitekim öyle oldu.
İRAN’DAN SÜRPRİZ
İran’ın birçok şehrinde ekonomik gidişata tepki olarak başlayan sokak olayları Mossad ve CIA’nın kışkırtmalarıyla çatışmalara dönüştü. Ancak Rejim ve destekçileri bunu bastırmaya başladı. Umduğunu bulamayan ABD, Tahran’ı müzakereler ile oyalarken saldırıya geçti. Akabinde Rejim, 37 yıllık liderleri Hamaney’i kaybetti. Başı kesip düşmanı diz çöktüreceğine inanan ABD ve İsrail, beklentilerinin üzerinde bir tepkiyle karşılaştı. İran sadece İsrail ile sınırlı kalmayıp Körfez ülkelerini de hedef aldı. Buradaki ABD üsleri, CIA ve Mossad ofisleri vuruldu. Bu durum karşısında Trump da şaşkınlığını gizleyemedi, “Bunu beklemiyorduk” diyerek önemli bir itirafta bulundu.
İSRAİL’İN İŞİ ZOR
Trump’ın yanıldığı bir konu daha vardı, Rejime ağır darbe indirip halk ayaklanması ile ülkeyi içten fethedeceğini düşünen ABD Başkanı, büyük hata yaptı. İran dünkü devlet değildi. Halk rejime karşı öfke dolu olsa da Pers olduklarını hatırladı ve “En kötü yönetim, düşman postalından iyidir” düşüncesiyle hareket etmeye başladı.
Maalesef coğrafyamız insanlık tarihinden bu yana kanla yoğruluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da dediği gibi “Bu topraklar nice ordulara mezar oldu.” Önümüzdeki günler birçok şeye gebe… İranlı yetkililer “Tahran’ı yıksanız da milyonlarca insanımızı öldürseniz de yolumuzdan dönmeyeceğiz” diyor. Sosyal medyadaki videolar de bunu gösteriyor. Tel Aviv’de bir kafeye isabet eden füze, Tahran’ın kalbine atılan bombalardan daha çok etki ediyor. Bu savaş uzadıkça kaybeden İsrail, yaralanan Batı olacaktır.

