Yeni bir dünya düzeni şekillenirken, yeni ittifaklar ve ortaklıklar da kaçınılmaz biçimde ortaya çıkıyor. Yaşananlar, alışılmış ezberlerle açıklanamayacak kadar derin ve çok katmanlı bir sürece işaret ediyor. Özellikle ABD ile İngiltere arasındaki stratejik uyumsuzluk artık perde arkasında kalmıyor; her geçen gün daha fazla hissediliyor.
İran’a bakarken tam da bu noktayı doğru okumak gerekiyor. İran’ı yalnızca kendi iç dinamikleriyle değerlendirmek, büyük resmi kaçırmak anlamına geliyor. Küresel aktörler arasındaki güç mücadelesi görülmeden “İran meselesi” anlaşılamıyor.
“İran deyip geçilebilir mi?”
Kesinlikle hayır!..
Tarihe dönüp bakıldığında, İran’ı yapay biçimde Pehlevi Hanedanı’na teslim eden İngiliz aklı ile bugün yaşananlar arasında dikkat çekici benzerlikler görülüyor. Tarihsel arka plan dikkatle okunduğunda tablo netleşiyor. İran’ı Pehlevilere emanet eden zihniyet yeniden sahneye çıkıyor. Başbakan Musaddık’ı görevden uzaklaştıran, ardından ev hapsine mahkûm eden sistemin gerekçeleri bugün de kendini hissettiriyor. "İran İslam Devrimi"ne giden süreçte sokaktaki taleplerle, günümüzdeki sokak hareketleri birlikte okunduğunda pek çok soru kendiliğinden cevap buluyor.
Musaddık neden devrildi?
Cevap açık: İran petrollerini millîleştirme kararı, onun siyasi sonunu hazırlıyor. Eski defterler açıldıkça ayrıntılar daha görünür hâle geliyor. Tarih, gerçekleri saklamıyor; yalnızca doğru zamanı bekliyor.
Musaddık’ın düşürülmesi sürecinde dönemin uluslararası medyasına bakıldığında, kullanılan dilin ve atılan manşetlerin bugünle neredeyse bire bir örtüştüğü dikkat çekiyor. Yöntem değişmiyor. İngiliz istihbaratının İran sokaklarında kontrollü bir hareketlilik oluşturmak için özel olarak seçilmiş aktörleri sahaya sürdüğüne dair bilgiler yeniden dolaşıma giriyor.
Elbette halkın meşru taleplerine kulak tıkamak doğru değil. Ancak bu taleplerin bilinçli biçimde terörize edilerek yönlendirilmesi, kendiliğinden gelişen bir süreç olmuyor. Aksine, açık hedeflere hizmet eden yapay bir müdahale olarak karşımıza çıkıyor.
İran üzerine daha fazla konuşmak, yazmak ve düşünmek gerekiyor. Devrik şahın oğlu Pehlevi’nin yeniden vitrine çıkarılması da bu açıdan son derece anlamlı duruyor. İngiltere hattı için “kullanışlı” bir figür öne sürülüyor. İran’da özellikle Türklere yönelik zulümleriyle bilinen bir geçmişe sahip bu aile, bugün de belirli hesapların merkezinde yer alıyor.
Bu başlıklara yeniden dönmek gerekecek. Ancak şimdilik asıl ayrışma noktasını doğru tespit etmek şart. Pehlevi ailesi, eski ortakları ve yeni “dünürleriyle” birlikte bu stratejik ayrışmada aktif biçimde rol alıyor.
Bugün net biçimde görünen tablo şu: ABD ile Çin arasındaki rekabet yeni ve daha sert bir aşamaya giriyor. Önümüzdeki dönem, daha yoğun ve daha acımasız bir mücadeleye işaret ediyor. Bu çerçevede dengeleri değiştirme çabası yalnızca ABD-Çin hattında değil; aynı zamanda ABD ile Londra-Pekin ekseni arasındaki çıkar çatışması üzerinden de okunuyor.
İsrail, bu tabloyu kendi lehine çevirmek için tüm denklemleri zorluyor. Ancak bu ilişkiyi sadece klasik “ABD-İsrail ortaklığı” şeklinde okumak yanıltıcı oluyor. Dikkatle bakıldığında, İsrail’in bugün attığı birçok adımın ABD’den ziyade Londra-Pekin hattının çıkarlarıyla örtüştüğü görülüyor. Çünkü İsrail için ortaklık anlayışı ilkesel değil; tamamen çıkar merkezli ilerliyor.
Sonuç olarak; ABD ile Çin arasındaki mücadelenin yönü ve varacağı nokta, oluşacak yeni küresel dengeyi belirliyor. Arktik bölgesi, Pasifik ve Hint Okyanusu; topyekûn mücadelenin ana sahaları hâline geliyor. Bu alanlar ABD açısından hayati önem taşıyor.
Hayati çıkarların söz konusu olduğu bir dünyada, başka coğrafyalarda yıkıcı etkiler doğuran politikalarla daha sık karşılaşıyoruz. Bu nedenle yaşananları ve yaşanacakları, eski ezberlerle okumak artık mümkün görünmüyor.

