Uğruna savaşlar yapılan, üzerine medeniyetler inşa edilen; kavganın ve ticaretin kesiştiği kadim bir şehrin, Halep sokaklarında dolaşırken kendi iç muhasebemi yapıyorum. Sorguladığım, kalbimde kanat çırpan düşüncelerimi siz değerli okurlarımla paylaşıyorum...
Suriye savaşı, özellikle insani dram bakımından hüzün ve hüsran barındıran en acımasız çatışmalardan biri olarak karşımızda duruyor. Savaş başladığından bu yana yalnızca iç güçler arasındaki mücadele değil; yüz binlerce insanın yurtlarından koparılarak hicrete zorlanması da bu trajedinin ağır sonuçlarını gözler önüne seriyor. Türkiye ise bu büyük acının yaralarını sarmak için eşine az rastlanır bir gayret ortaya koyuyor. Açıkçası, böylesi ağır bir sınavdan alnının akıyla çıkmaya çalışan başka bir örneğin pek az olduğunu düşünüyorum.
Şehirler yıkılıyor, evler viraneye dönüyor; en temel insani ihtiyaçların dahi karşılanamadığı bu süreçte bölge insanı âdeta mermilere hedef, hesaplara denek hâline getiriliyor.
***
Şimdi Halep’teyiz… Bu medeniyet kokan kadim şehrin savaşın acı yükünü nasıl sırtladığını görüyor; bırakılmış kültürel mirasın nasıl yok edildiğine şahit oluyoruz. Bu manzara bize, ezberlerle değil hakikatle konuşmamız gerektiğini hatırlatıyor. Çocukluğumdan beri Halep’i; Semerkant’ı, Kerkük’ü, Tebriz’i, Buhara’yı, Gence’yi, Şuşa’yı bildiğim gibi biliyorum. Hepsi, bir medeniyet atlasının birbirine eklenen sayfaları gibi duruyor.
Savaş; şiirlere, türkülere, sanatçılara, edebiyatçılara ve seyyahlara ilham olan Halep’i derinden yaralıyor; azap görüyor, eziyet çekiyor ama ruhunu asla kaybetmiyor. Karşımda dimdik duran bir direnişçi şehir görüyorum.
Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin izlerini onurla taşıyan bu şehrin en nadide eserleri bombaların ve roketlerin altında paramparça ediliyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Sinan’a yaptırılan Adliye Camisi’nin harabeye dönüşmesi, kubbesinin yok edilmesi zihnimde asırlık bir tarih yürüyüşünü canlandırıyor...
Mimar Sinan’ın eserini yok eden zihniyeti düşündükçe fetih ile işgal arasındaki o kalın çizgiyi daha derinden hissediyorum. İşgal eden; yakıyor, yıkıyor, harabeye çeviriyor, umursamıyor. İnsanları evlerinden ediyor, dağılsın istiyor. Fetheden ise gönüllerde taht kuruyor; yollar açıyor, su kanalları inşa ediyor, tarihe iz bırakacak eserler yapıyor; cami, medrese, hastane…
Bölgeye ABD, İsrail ve Batı ittifakının gelişi, maalesef işgalin ta kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Aç bırakılan, eğitimsiz bırakılan insanların eline 100 dolar verip silah tutuşturmak zor olmuyor. Açlığa ve sefalete mahkûm edilen kitlelerin kimin aparatı hâline geldiğini görmek için uzun analizlere gerek kalmıyor.
Suriye üzerine yorum yaparken, kıymetli meslektaşım Kemal Öztürk’ün yol boyunca anlattıkları zihnimde yankılanıyor:
“Suriye karmaşık bir yapıdır; içinde Arap aşiretleri ve binlerce silahlı unsur bulunur. Bu insanlar çoğu zaman ideolojik sebeplerle değil, açlık nedeniyle silahlanır. Eline silah tutuşturulan ve o gün hangi aşiret kiminle anlaştıysa onun amblemini takan insanlar vardır. Böylesi bir karmaşayı dışarıdan gelip yönetebileceğini zannetmek büyük bir yanılgıdır!..”
Bu analizde aslında bütün gerçekler saklı duruyor.
Suriye’nin yeni lideri Ahmet Şara sahayı iyi biliyor; halkın sosyolojisini ve aşiret dengelerini doğru okuyor, buna göre akıllıca hamleler yapıyor. Bu coğrafyayı anlamak için aşiretleri anlamak, dokuyu bilmek şart oluyor...
Türkiye sahaya hâkim görünüyor. Osmanlının çekilişinden sonra bu coğrafya; İngiltere, Fransa, Rusya ve İran’ın menfaatlerinin çarpıştığı bir alan hâline geliyor. Özellikle İngilizler, bölgenin sosyolojik dokusuyla o kadar oynuyor ki bugün kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamak çoğu zaman zorlaşıyor.
Ancak son süreç yeniden umudu yeşertiyor. Kalkınmanın, ticaretin ve refahın yollarını açmaya yönelik çabalar devreye giriyor. Bunu küresel hesaplaşmanın bir yansıması olarak okumak gerekiyor; aksi takdirde Suriye’nin yakasına bu kadar yapışılmıyor. Süreci kendi lehine çevirmeye çalışan İsrail, Türkiye ile ciddi bir rekabet içinde görünüyor. Fakat bu coğrafyada başarı; toprağın ruhunu, insanının sosyolojisini idrak ederek plan yapabilmekten geçiyor...
Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde; Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve nice isimsiz kahraman emek veriyor; bölge yeniden barışa ve refaha kapı aralıyor...
***
Halep ile Gaziantep kardeş şehirler olarak anılıyor. Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, savaşın en ağır dönemlerinde Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Suriyeli kardeşlerimizin önemli bir kısmına ev sahipliği yapıyor. Belediye Başkanı Fatma Şahin, tarih bilinci, mesuliyet duygusu ve kardeşlik bağıyla Halep’in yeniden ayağa kalkması için ciddi katkılar sunuyor. Samimi, içten ve yorulmak bilmeyen bir çalışma azmiyle her yere yetişmeye çalışan bir başkan profili sergiliyor. Uzun yıllardır takip ediyorum; bana göre Türkiye’nin en başarılı belediye başkanlarından biri olarak öne çıkıyor...
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye meselesine yönelik stratejik vizyonunun yereldeki yansımasını Fatma Şahin’in çalışmalarında görmek mümkün oluyor. Halep’te onun davetlisi olarak bulunuyoruz. Ramazanın bereketiyle Gaziantep Belediyesi on binlerce insana iftar sofraları kuruyor. Halep Belediyesine otobüsler, çöp konteynerleri ve çeşitli ihtiyaç malzemeleri ulaştırılıyor. Ayrıca savaş öncesi Halep’in kültürel mirasının envanteri çıkarılıyor, kitap hâline getiriliyor ve bu mirasın korunması için UNESCO bölgeye davet edilerek iş birliği zemini oluşturuluyor.
İşte fetih ile işgal arasındaki fark tam da burada belirginleşiyor. İşgal eden yok ederek gidiyor; kalıcı olmadığını biliyor. Kalıcı olan ise eser bırakıyor, kuruyor, inşa ediyor. Türkiye bugün bunu yapıyor. Bu yol uzun ve meşakkatli görünüyor; fakat başka bir yol da bulunmuyor.
Şehrin duvarlarındaki mermi izlerini onarmak kadar, gözlerinde hâlâ korku taşıyan masum çocukların yeniden gülümseyeceği günler için çalışmak gerekiyor. Kimimiz sahada çalışıyor, kimimiz fikir üretiyor, kimimiz finansal destek sağlıyor, kimimiz yazarak ve anlatarak bu büyük iyiliğin parçası oluyoruz.
Türkiye’ye sığınmış olup şimdi evlerine dönen Suriyeli kardeşlerimizin duaları, bu gayretin en somut karşılığı olarak karşımıza çıkıyor. TİKA, Türk Kızılay ve İHH İnsani Yardım Vakfı gibi kurum ve kuruluşlarımız, ülkemizin bu süreci alnının akıyla yürütmesine büyük katkı sağlıyor.
Zor, çetin bir yol… Evet. Ama medeniyet dediğimiz şey tam da bu anlamı taşıyor. Bizi mefkûre yolcusu yapan; fetih ruhunu idrak etmek ve “Yaratılanı Yaradan için sevmek” anlayışını yaşatmak oluyor. Günün sonunda kazanan; gönüllerde köprü kuran, yol açan, su yolları inşa edenler oluyor. Suriye’ye baktığımızda ne demek istediğimiz apaçık ortaya çıkıyor: Bu bereketli topraklar, gönüllerde iz bırakanlara karşılığını mutlaka veriyor.

