Artık tarihin akışını kenardan izleyen değil, o akışa yön veren bir Türkiye var...
Bu derin ve bir o kadar da net düstur, MİT Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kalın’a ait. Aslında son yıllarda Türkiye devletinin kurguladığı ve ulaşmaya çalıştığı hedefleri özetleyen en önemli cümlelerden biri de budur.
Önce dış cepheye bakalım...
Yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Bunu uzun zamandır yazıyorum. Türkiye de bu yeni sistem içerisinde kendisine ait olan yeri ve hakkı kararlılıkla almaya çalışıyor ancak bunu yaparken sömürgeci mantığın ürettiği yöntemleri benimsememeye özen gösteriyor.
Burada karşımıza kalkınma ve refah meselesi çıkıyor.
Sıklıkla “coğrafya kaderdir” tespitini konuşuyor ve üzerine düşünüyoruz. Evet, coğrafya kaderdir. Çünkü yaşadığınız coğrafyanın dokusunu, şartlarını ve dayattığı gerçekleri yok sayamazsınız. Ancak coğrafyayı güzel bir talihe dönüştürmek; akla, takip ettiğiniz yola ve insanlığa sunduğunuz teklife bağlıdır.
Bugün Türkiye’nin yapmaya çalıştığı tam olarak da budur.
Irak’ta Kalkınma Yolu Projesi’nin inşasına katkı sunuyor.
Suriye’de yıllardır kanla beslenen denklem yerine barış, istikrar ve kalkınma merkezli yeni bir süreç oluşturmaya çalışıyor.
Filistin’de huzur ve barışı savunuyor. Bu nedenle İsrail’in bölgeyi daha fazla çatışmaya sürükleyen politikalarına karşı çıkıyor.
Coğrafya kaderdir; fakat bu durum yalnızca savaşın, çatışmanın ve kanın aktığı yer olmak zorunda değildir.
Türkiye, kalkınma, adalet ve refah anlatısını somut bir reelpolitik zemine dönüştürmeye çalışıyor. İbrahim Kalın’ın yaklaşık bir yıl önce dile getirdiği söz de aslında Türkiye’nin rotasındaki temel hedefi tarif ediyor.
Bugün karşımızda; Irak, Suriye ve bölgesel kalkınma projeksiyonlarıyla tarihin akışını değiştirmeye çalışan bir Türkiye bulunuyor.
İlginç olan şu ki bazı aktörler değişimi yalnızca silah, asker ve roket üzerinden gerçekleştirebileceklerine inanıyorlar. İsrail örneğinde bunun yansımalarını görüyoruz. Hukuku ve insanlığı hiçe sayan yöntemlerin nasıl bir kısır döngü ürettiğine tanıklık ediyoruz.
Türkiye ise farklı bir yaklaşım ortaya koyuyor.
Evet, Türkiye savunma sanayisi, askerî kapasite ve güvenlik alanlarında önemli bir noktaya ulaştı. Ancak Ankara, gücünü sadece caydırıcılık için değil, aynı zamanda yeni bir söz, yeni bir fikir ve yeni bir yol üretmek için kullanmak istediğini söylüyor. Bunu da bir medeniyet perspektifi olarak görüyor.
Aslında tarihe baktığımızda da durum farklı değildir.
Medeniyetlerin yükseliş ve çöküş dönemlerini incelediğimizde görüyoruz ki; çözüm üretenler, insanlığa umut verenler ve ürettikleri çözümleri hayata geçirebilenler tarihin akışına yön verebilmişlerdir.
Bugün Türkiye de tarihin kıyısında durup olup biteni izlemeyi değil, doğrudan o akışa etki etmeyi tercih ediyor.
Ruslarda bir söz vardır:
“Eğer çarkıfeleğin yönünü değiştiremiyorsan, o zaman döngüyü yöneten el sen olmalısın.”
Tam da bu nedenle ABD’nin bölgesel politikalarında bazı yeni görevlendirmeler ve yeni arayışlar dikkat çekiyor. Çünkü Washington da küresel sistem içerisinde yeniden güçlü bir aktör olmanın yollarını arıyor.
Böylesi dönemlerde büyük güçlerin ihtiyacı, suyun akışını seyredenler değil, o akışa yön verebilen aktörlerdir.
Türkiye’nin takip ettiği yol bu açıdan son derece önemlidir. Çünkü savaşmadan, çatışmayı büyütmeden ve kalkınmayı merkeze alarak tarihin akışını etkileyebilen ülkeler liginde yer almaya çalışmaktadır.
Elbette Türkiye ile ABD her konuda aynı düşünmüyor. Ancak farklılıkları yönetebilmek ve ortak zeminde çalışabilmek de başlı başına stratejik bir kabiliyettir.
Yeni dünya düzeninde ülkelerin yeri, sahip oldukları bu kabiliyetlerle belirginleşiyor.
Suriye ve Irak meselesine yalnızca güvenlik perspektifinden değil; yeni ticaret yollarının, enerji hatlarının ve ekonomik koridorların anahtarı olarak da bakmak gerekiyor.
Türkiye bu süreçte yalnızca pozisyon almıyor, aynı zamanda akıl üretiyor ve ürettiği aklı bölgesel sisteme entegre etmeye çalışıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sıklıkla vurguladığı “kazan-kazan” yaklaşımı da tam olarak bu nedenle önem taşıyor.
Gelelim iç cepheye…
Artık hiçbir ülkenin iç siyaseti yalnızca iç siyaset değildir. İç siyaset, dış politikanın ve küresel rekabetin önemli bir parçası hâline gelmiştir.
Türkiye de kendi iç dengelerini yeniden kurmak zorundadır.
Nasıl ki dünya yeniden şekilleniyorsa, Türkiye’nin iç siyasi yapısı da bu dönüşümden etkilenmektedir.
Bu süreci doğru okuyabilen ve ortaya çıkan fırsatları Türkiye’nin lehine kullanabilen aktörlerin, iç siyasetin yönünü de belirlemesi kaçınılmazdır.
İktidar ya da muhalefet olması fark etmez.
Asıl mesele; yaşanan küresel dönüşümü doğru anlamak, Türkiye’nin bu dönüşüm içerisindeki rolünü kavramak ve tarihin akışına yön verenlerin safında yer alabilmektir.
İç cephe meselesine de bu gözle bakmak gerekiyor.
CHP’de ve diğer siyasi partilerde yaşanan gelişmeleri anlamak için bile küresel ölçekteki bu dönüşümü dikkate almak zorundayız.
Çünkü iç ve dış cephe artık birbirinden bağımsız değildir.
Ortak çıkar perspektifiyle bakıldığında, iç siyasette yaşanan her gelişme küresel sistemdeki değişimlerle doğrudan ilişkilidir.
Bu nedenle Türkiye’de olup biteni anlamak, dünyada olup biteni anlamaktan; dünyada olup biteni anlamak da Türkiye’nin geleceğini doğru okumaktan geçmektedir.

